10 Aralık 2019 Salı

GÜVENLİ GIDA VE GÜVENLİ GIDAYA ULAŞIM

GÜVENLİ GIDA VE GÜVENLİ GIDAYA ULAŞIM

“ 2018 yılında BİFED (Bozcaada İnternational Festival of Ecological Documantary-Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali” ne kıymetli arkadaşım Ethem Özgüven tarafından konuşmacı olarak davet edildiğimde böyle bir konu seçmiştim. Etkinlik detayı da aşağıdaki gibiydi.
“Etkinlik Özeti / Summary of Event 
Günümüz Türkiyesi’nde tam bir gıda terörü yaşanıyor. Satın alınan çeşitli gıda maddeleri, raf ömürleri artsın, daha lezzetli olsunlar, ucuza mal edilsinler diye ilave edilen değişik katkı maddeleri dolayısıyla insan vücuduna faydadan çok zarar verecek bir hale geliyor. Market ambalajlarında ise bu durumun fark edilmemesi için değişik yöntemler uygulanıyor. Artan kanser vakaları araştırmaları, sebebin alınan gıdalarla ilişkili olabileceği üzerinde yoğunlaşıyor. Ne yapılabilir? Doğru şekilde üretilmiş, tüketildiğinde insana yarar sağlayan, besleyen, güvenilebilecek gıdalar nelerdir ve onlara nasıl ulaşabiliriz? Gıda temin ederken nelere dikkat edilmeli?  
Gerçekten marketlerden, pazarlardan, yol üstüne yürürken herhangi bir yiyecek dükkanından satın aldığımız, ya da internet üzerinden değişik şekillerde ısmarlayıp kapımıza kadar gelen gıdalar acaba bizim için güvenli mi? Buralardan satın aldığımız gıdalar acaba hileli olabilir mi? Satın aldığınız bir gıdanın güvenli olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Ailemize, çocuklarımıza yedireceğimiz gıdaların onlar için yararlı olup olmadığına nasıl karar verebiliriz? Acaba satın aldığımız bir  gıdada vücudumuz için zararlı herhangi bir katkı maddesi madde var mı? Güvenli gıdaya nasıl ulaşabiliriz? Bu konunun üzerinde durmak istiyorum.
Son olarak Yılmaz Özdil’in 5 Kasım 2019 tarihinde Sözcü gazetesinde kaleme aldığı yazı hali hazır durumu gözler önüne seriyor. Aşağıda okuyabilirsiniz.

“Sütsüz peynir var.
Etsiz sucuk var.
Arısız bal var.
Ticari glikozun içine biraz polen, biraz renklendirici ve esans ilave ediyorlar, bal diye satıyorlar.
Kenefte dondurma yapılıyor.
Baklavaya Antep fıstığı yerine bezelye koyuyorlar.
Kırmızı biberde kiremit tozu var.
Koyu siyah olsun diye zeytini ayakkabı boyasıyla yıkıyorlar.
Beyaz görünsün diye bayat tavuğu klora batırıyorlar.
Küflenmiş peyniri jel ile harmanlayıp, taze kaşar diye kakalıyorlar.
Beyaz peynire kireç katıyorlar, parlak görünüyor.
Peynir dedim aklıma geldi… Köpek maması bile ambalajında satılıyor, kahvaltıda çocuklarımıza yedirdiğimiz peyniri, pazar tezgahında parmaklamayan kalmıyor!
Lahmacunda yağ külü var.
Kemik öğütüp sLm yapıyorlar.
Sosis horoz ibiğinden.
Dönerde bağırsak var.
Tavuk dönerinde deri var.
Bizatihi elleri, kıyafetleri mikrop yuvası olan birbirinden cahil işçiler, kontrolsüz yemek firmalarının mutfağında yatıyor, kazanlar leş.
Türkiye Ziraatçılar Derneği tek tek ifşa etti, yoğurda domuz kemiğinden yapılan jelatin katılıyor, yüzde yüz dana eti diye satılan sucuklarda at ve eşek eti bulundu, sucuk-salam imalatında kullanılan sarımsak kireç suyunda soyuluyor, tereyağına patates karıştırılıyor, tulum peynirine nişasta katıyorlar, çikolatalarda şekerlemelerde hayvan yemi var, kuru üzüm daha dayanıklı olsun diye kurutulmadan mazota bulanıyor, zeytin, çabuk kararsın diye zeytin havuzlarına paslı demir atılıyor, kaçak sigaralarda tütüne talaş ilave ediliyor.
Son kullanma tarihini aseton veya kolonyayla silip, indirim günlerinde promosyon olarak kakalayan marketler var.
İstanbul’da pastane basıldı, çöpten topladıkları bayat ekmekleri kurutarak un haline getirdikleri, pasta ve kurabiye yaptıkları, hatta başka pastanelere ucuz yollu sattıkları ortaya çıktı.
Kakaolu fındık kremasında kakao yerine keçiboynuzu var.
Kepekli-çavdar denilen ekmeklere kakaoyla renk veriliyor.
Çiğ süte, daha fazla peynir elde etmek için şeker gübresi konuluyor, sütün ekşimesini önlemek için hidrojen peroksit ve formaldehit koyuyorlar, ekşimiş sütün ekşiliğini almak için soda, kostik ve trisodyum nitrat koyuyorlar, sütün öz yağı alınıyor, yağlı süt izlenimi versin diye margarin katılıyor.Zeytinyağına kanola karıştırılıyor, eskiden ucuz diye ayçiçek yağı karıştırılıyordu, şimdi daha ucuz diye kanola karıştırılıyor, yarın öbür gün kullanılmış motor yağı karıştırılırsa şaşma!
Anca sabun üretiminde kullanılan yüksek asitli yağlar, ısıl işlemden geçirilip natürel sızma zeytinyağı diye atılıyor.
Bitkisel baharatların içerisine kurutulmuş ot karıştırılıyor.
Tahini soyayla yapıyorlar.
Kaçak çayı domuz kanıyla renklendiriyorlar.
Tarım Bakanlığı denetim sonuçlarını açıkladı, İstanbul’da kol böreğinden at eti çıktı, Bursa’da pidecide eşek eti çıktı, Denizli’de pidecide bağırsak çıktı, Ankara’da
dana köfte harcında tavuk ayağı çıktı, Kahramanmaraş’ta Antep fıstığı ezmesinde boya çıktı, Afyon’da sucukçuda tükrük bezi çıktı, Niğde’de bitkisel doğal üründe ilaç çıktı, Hatay’da zeytinyağcıda tohum yağı çıktı.
“Helal Gıda” ayaklarına yatmak için, dükkanlarına dini isimler veriyorlar… “Hacı” baba lokantasında eşek eti çıktı, “Tekbir” lokantasındaki sucukta kanatlı eti çıktı, “Hicret” lokantasının köftesinde at eti çıktı!
Aydın’da mübarek ramazan ayında sokak iftarlarının en büyük tedarikçisi olan yemek fabrikasında, domuz eti çıktı.

(Alman ilaç devi Bayer, tohum ve tarım ilaçları üreten Amerikan devi Monsanto’yu 66 milyar dolara satın aldı. Böylece…Tohumu satan da, o tohumu böceklerden korumak için tarım ilacı satan da, o tarım ilacı yüzünden hastalanan insanlara ilacı satan da, aynı şirket oldu.)
Amerikalı bir çiftçi, yabani otlar kullandığı tarım ilacı yüzünden lenf kanseri olduğunu belirterek, Monsanto şirketine dava açtı, haklı bulundu, 80 milyon dolar tazminat kazandı.
Hemen peşinden, Amerika’lı bir bahçıvan, aynı tarım ilacı yüzünden lenf kanseri olduğunu belirterek, aynı şirkete dava açtı, haklı bulundu, 78 milyon dolar tazminat kazandı.
Hemen peşinden, Amerika’lı emekli bir karı koca, bahçelerinde kullandıkları tarım ilacı yüzünden lenf kanseri olduklarını belirterek, aynı şirkete dava açtı, 55 milyon dolar tazminat kazandı.
Bunların hepsi son iki yıl içinde oldu.
Ve, aynı ilaç yüzünden aynı şirkete açılmış 13 bin 400 dava daha var.
Peki bu ilaç Türkiye’de satılıyor mu?
Evet, şakır şakır satılıyor.
Suriye’den Irak’tan İran’dan sahte tarım ilacı giriyor.
Orijinal ilaç şişelerini toplayıp, yıkayıp, dandik ilaçla dolduruyorlar, içeriğinde ne olduğu belli değil, ucuz olduğu için kapış kapış gidiyor.
Sayın çiftçimiz sadece fiyatına bakıyor, gerisiyle ilgilenmiyor.
Kamyona yükleyip, köy köy dolaşarak satanlar var.
Yıllar önce yasaklanmış ilaçların sahtesi bile satılıyor.
Bunlarla ilaçlanan sebzeleri meyveleri yiyoruz.
Domatese pamuk ilacı atılıyor.
Bibere tütün ilacı atılıyor.
DDT güya 1987 yılından beri yasak ama, kullanılıyor.
Avrupa’nın kullanmaktan vazgeçtiği, artık elini bile sürmediği tarım ilaçları, bize kakalanıyor.
Türkiye’de şu anda kullanılan tarım ilaçlarının yüzde 75’i Avrupa Birliği’nde kullanılmıyor.
Türk çiftçisi, uyuşturucu bağımlısı gibi, tarım ilacına bağımlı hale getirildi.
Rusya, Türkiye’den ithal edilen mandalinanın ülkeye girişini yasakladı, domatesi geri gönderdi, çileği geri gönderdi, üzümü ülkeye sokmadı, şeftalinin ve kayısının dağıtımını yasakladı.
Sık sık okuyoruz bu haberleri değil mi?
Sizce kime yediriyorlar bu geri gönderilen sebze meyveyi?”



Benim aslında üzerinde durmak istediğim konu “Güvenli gıdaya nasıl ulaşılabilir?” sorusuna cevap aramak, bulabildiğim çözümleri size önermek, deneyimlerimi paylaşmak.

Bunun için kolay ve zor yollar var. Her bulunan çözüm önerisinin iyi ya da kötü tarafı var. Bunlar arasında seçim sizin. Ben sadece bazı yollar göstereceğim, o yollardan yürümek ya da başka tarafa sapmak sadece sizin bileceğiniz iş. Benim görevim orada biter.


Birinci önerim, kendi gıdanızı mümkün olduğunca kendiniz üretin.

Bunun için evinizde üretebileceğiniz gıdalardan bahsedeceğim. Üretim tekniklerini açıklayarak sizlere yardımcı olmaya çalışacağım. 


İnsan kendi gıdasını nasıl kendisi üretebilir? Mümkün mü bu? Ekmeğini, sütünü, yağını, sebzesini, zeytinini, peynirini, meyvesini bir insan kendisi yetiştirip gönül rahatlığıyla tüketebilir mi?

Bence bu sorunun cevabı “evet”.

Evet de nasıl diye soracak olursanız cevaplamaya çalışayım.
Nerede yaşıyorsunuz?
28 katlı bir apartmanın 18 nci katında. Bulunduğunuz dairenin mutfağı var mı? Mutlaka vardır. Mutfakta gün ışığı gören bir pencere var mı? Mutlaka vardır.
Bingooooooo. İşte buradan başlayacağız. Yeter ki evinizin bir köşesinde - mutfak, oturma odası, salon - neresi olursa olsun, güneş alabilen minnak bir saha, bir saksının oturup kendini rahat hissedebileceği küçük bir alan. 
Eeeee, yapcaz onla? Bakınız bu işler böyle başlar. Küçükten küçükten. Siz hiç üniversiteyi bitirip ünlü bir şirkete genel müdür olan, ya da tıp fakültesini bitirip ertesi gün tıp profesörü olan bir şahıs tanıdınız mı?
Eğer yavaş yavaş bu işe başlamak isterseniz, bu işten zevk almak isterseniz, doğal, katkısız, zehirsiz, zararsız gıdalarla beslenmek isterseniz yazdıklarımı uygulayabilirsiniz, ya da boşver onlarla mı uğraşayım deyip başka eğlenceli bir YouTube sayfası  bulup onunla devam edebilirsiniz. Seçim sizin.

Nerde kalmıştık, evinizde.

Kendinizin ya da ailenizin, çocuklarınızın ya da kocanızın ya da kayınvalidenizin ( eğer gıcık değilseniz) tüketebileceği güvenli gıdaları yetiştirmeye mutfağınızdan başlayabilirsiniz. Bir tek saksı ihtiyacınız olan, sadece bir saksı. Bir tek saksıda ne yetiştirebiliriz. Soğanla başlayın derim. evinize aldığınız soğanlardan eğer bir ya da birkaçı cücüklendiyse yani yeşil yeşil filiz verdiyse onları toprağa gömün. saçaklanmış kısmı toprağa gelecek şekilde saksıya batırın, ara sıra az miktarda su veri, bakın, bir müddet sonra bir sürü taze yeşil soğanınız olacak. Soğanlar büyüyüp salatanıza doğradığınız zaman inanın ilk hissedeceğiniz duygu, kendi yetiştirdiğiniz bir bitkiyi tatmak ve onun muhteşem lezzetiyle buluşmak olacak.
Sadece soğan mı? Yoo, daha yeni başlıyoruz, acele etmeyin ve keyfini çıkarın. Yalnız unutmayın ki, bitkiler hemen bir-iki günde büyümezler, biraz zaman ister, gözlemleyin onları, her gün kontrol edin, belki de yanlarına bir çubuk dikip her gün işaretleyip günde kaç santim büyüdüklerini kontrol edin.
Bizim zamanımızda ilk okulda bitki çimlendirilmesine örnek olarak bir kaç fasülye ıslak pamuğa sarılıp bir kap içinde bir kaç gün bekletilir, sonra da nasıl kök vermiş, nasıl yaprak açmış gözlenirdi, bu gibi konular okul çağındaki öğrencilere gösterilirdi, şimdi var mı bilmem. Ama bunu deneyin, çocuğunuza torununuza gösterin, birkaç kuru fasülyeyi alın, ıslak pamuğa yatırın, kapalı bir kabın içinde üç-beş gün geçmesini sağlayın, onların köklendiklerini, yapraklandıklarını görürsünüz. Bir tohuma can vermek ne kadar güzel bir şey. Eğer ılıman bir iklimdeyseniz dediklerimi pamuk yerine toprakla da deneyebilirsiniz. Saksınızın içine bir kaç fasülye, börülce tohumu dikiniz, bir kaç hafta sonta büyüdüklerine şahit olursunuz. Ondan sonra çiçek açacaklar ve o çiçeklerden küçücük meyveler oluşacaklar, fasülye ve börülce belki de nohut.
Ben seneler boyu zevkle yaşadığım serüvenimi burada paylaşıyorum, hoşunuza giderse deneyiniz, sağlıklı gıdaya giden yolu görünüz, güvenli gıdaya nasıl ulaşırım sorusuna kendinizce cevap ararken benim tecrübelerimi paylaşınız, sonunda kararınızı kendiniz veriniz. Tamam mı devam mı?

devam derseniz aşağıdaki konulara da göz gezdiriniz, tamam derseniz, bol şans size.

29 Kasım 2017 Çarşamba

HELLİM PEYNİRİ ATÖLYESİ

Haftaya Hellim Atölyemiz var, ayrıca kendi yapabileceğiniz şirden mayası, yoğurt, probiotik yoğurt, kefir ve çeşitli gıdalar hakkında sohbet, bekleriz...