GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2012 Perşembe


Neden bu kadar çok tüp bebek merkezi açıldı sanıyorsunuz?
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com
Limona, portakala, domatese verilen olgunlaştırmayı durdurucu hormon yüzünden! Çiftçi diyor ki, “On dönüm limon bahçem var. Ama hepsinin aynı anda olgunlaşmasını istemiyorum. Bazı ilaçlar var, bunları atıyorum, ürünün olgunlaşmasını durdurabiliyorum.” Dolayısıyla çiftçi dönüm dönüm toplayabiliyor ürünü. İyi de, bir şeyin olgunlaşmasını ilaçla durdurduğunuz zaman bunun içinde illa ki bir kalıntı kalır. O kalıntı insanda da olgunlaşmayı durdurucu etki yapar. Ne olur? Spermler olgunlaşamaz, yumurta olgunlaşamaz. Dolayısıyla bir üreme sorunu, kısırlık ortaya çıkar. Yani biz hastalıkları kendi ellerimizle yaratıyoruz!

- Hocam, dünkü bölümde “Bu yoğurtlar artık neden ekşimiyor diye araştırmaya başladıktan sonra, tarım ilaçlarıyla ilgili bir inceleme yapmak gerektiği ortaya çıktı” demiştiniz. Peki ne buldunuz?

Bir kere bu konuyu doğrudan inceleyemiyorsunuz. Türkiye’de iki şeyi çok doğrudan inceleyemezsiniz zaten; tarım ilaçlarının analizini yapmak çok zordur. Kalıntı analizini yapmak ise ihtisas laboratuvarı gerektirir. Ağır metal analizi yapabilirsiniz, onun metodu daha kolaydır. Ama tarım ilacı dediğiniz zaman ihtisas analizi gerekiyor. O analizi yapabilen laboratuvarlar da bunu bir ücret karşılığı yapıyor. Ne kadar örnek götürürseniz o kadar büyük maliyetler çıkıyor. Onun üzerine ben de, “Acaba Türkiye’de yapılmış doku kalıntı çalışması var mı?” diye baktım. Zaten mesele de oradan çıktı. Bir pazar günü Google’a üç anahtar kelime girdim, “Doku, pestisist ve Türkiye” diye... Bu üçünün karşılığında Türkiye’den yapılmış en az 15 araştırma çıktı. Bu araştırmalar Türkiye’de değişik illerde yapılmış. Bunların içinde Maraş da var, Manisa da var, Ankara da var. Mesela anne sütleri üzerinde araştırma yapılmış. “Tarım ilacı kalıntısı var mı?” diye... Ayrıca ameliyatlar sırasında insanlardan yağ dokusunu alıp, tarım ilacı kalıntısı var mı diye analiz etmişler.

- Yani anne sütünde ve insanın yağ dokusunda tarım ilacı kalıntısı olup olmadığına bakmışlar?

Evet... 1985’den itibaren her iki yılda kapsamlı bir araştırma yapılmış böyle. Bu araştırmaların büyük bir kısmı başlangıçta DDT ile ilgili. Sonra DDT yasaklandı. Ama kullanım devam etmiş, bu aşikâr...

- DDT, bildiğimiz böcek ilacı değil mi?

Evet. Zamanında bunlar sıtma kontrolünde kullanılan ilaçlar.

- Araştırmaların sonucunda ne çıkmış?

Hepsinde bir pozitiflik var. Yani, tarım ilacı kalıntısı var. Belli ki biz bu ürünleri yemişiz ve dokuda kalmışlar. 

- Ne miktarda yersek dokuda kalıyorlar?

Ne miktarda yendiğinden ziyade, sürekli yiyor olmak önemli. Bu tarım ilaçlarının çoğu yağda çözünür ilaçlardır. Bu yüzden yağ dokusunda kalırlar. Yağ dokusunda kaldığı zaman da birikicidir. Uzun süre vücutta kalır, atılmaz, yıkılmaz ve birikmeye başlar bu kalıntılar. Birikmenin de olmasının ana gerekçesi, bu tarım ilaçlı gıdaların sürekli olarak yenilmesi. Arkasından Karadeniz’deki ırmak açılışlarındaki ekosistem incelendiğinde de sonuç aynı çıkmış. Orada yaşayan tüm canlıların dokularında, insanlar da dahil, tarım ilaçlarının kalıntılarına rastlanmış. Ben bunun üzerine, “Türkiye’den tarım analizleri: Zehirleniyoruz” diye bir yazı yazdım. O sabah Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Müsteşarı Vedat Mir Mahmutoğulları aradı. “Efendim, biz tarım ilacı kullanımına çok dikkat ediyoruz. Şimdi pulverizasyonla ilaçlama yapıyoruz” dedi.

- Pulverizasyon nedir?

Yani yukarıdan uçaktan ilacı tarlaya atmaktan değil, tarlanın içinden, en yakından ilacı atmaktan bahsediyordu. Bunlar olumlu şeyler ama denetim yeterli değil. Dedim ki, “Sayın Müsteşarım, lütfen siz bize analizlerde neye baktığınızı, neyi bulduğunuzu söyleyin ki bize bir fikir versin, en azından biz hastalar açısından bulunduğumuz durumu bir analiz edebilelim.” Aksi takdirde bu bir bilinmezlik noktası. Ama dediğim gibi bu 15-16 çalışma, bilimsel çalışma, oralardan belli sonuçlara gidebiliyoruz.

- Yapanlar kimler?

Hepsi Türkiye’den... Hacettepe Üniversitesi de yapmış, Akdeniz Üniversitesi de, Çukurova Üniversitesi de... 2010’da Ağustos ayında yayınlanmış bir çalışma var mesela. Adana’da morgdan doku örnekleri almışlar. Adana’da vefat etmiş insanların doku örneklerinin bütününde tarım ilacı kalıntısı var. Orası tarım havzası. Akdeniz Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü’nden arkadaşlarla konuşuyoruz. Diyorlar ki, “Bize en çok hasta Kumluca bölgesinden geliyor.” Çünkü Kumluca da tarım havzası. Dün de söylemiştim; iki yıl önce Akdeniz Üniversitesi Onkoloji Bölümü’ndeki arkadaşlarımız Sağlık Bakanlığı ile ortak bir toplantıda bunu dile getirdiler. “Lenfomalar ve kemik iliği kanserlerinin çoğu Kumluca’dan geliyor” dediler. Kumluca sadece Antalya’nın değil, Türkiye’nin de en önemli tarım üretim merkezi. Bir çiftçinin bizzat bana anlattığına göre, çiftçi tarım ilacını uygulamanın yöntemini de bilmiyor. Tarım ilacı poşetini açıyor, eliyle, havaya, ağaçların üzerine doğru fırlatıyor. Avucuyla, nereye, ne kadar konarsa...

- O sırada kendisi de soluyor...

Tabii... Ağaçtan, fideden önce kendisi alıyor tarım ilacını. Şu anda çiftçilerin arasında ciddi bir kanser sorunu var zaten. Mesela ben buğdaya atılmıyordur herhalde diyordum. Ama öğrendim ki daha buğday ekilmeden, toprak ilaçlanıyormuş, arkasından da üç-dört sefer ürün ilaçlanıyormuş... Aynı şey mısır için de, meyve bahçeleri için de yapılıyor. Bu GDO ile ilgili meseleyi tartışırken, “Bebek mamasında GDO var mıdır, yok mudur” diye dünyanın en önemli bebek maması üreticilerinden birisiyle konuştuk. Türkiye’deki en büyük üreticiler ve bu konuda hakikaten çok hassaslar. “Zamanında, Türkiye’den kaşık maması yapılmak üzere yurtdışına ürün gönderelim istedik. Bizim de Türkiye’nin ihracatına bir katkımız olsun diye... Beş ürün seçtik; armut, şeftali, üzüm, böğürtlen ve elma... Anlaşmalı üretim olarak çiftçilerle anlaştık. Şu koşullarda üreteceksiniz, tarım ilacını ancak şu koşullarda kullanacaksınız diye... Sonuçta ürünü aldık. O beş üründen sadece elmaların üçte ikisi kabul edildi, geri kalanların hepsi geri gönderildi” dediler. İnanılır gibi değil ama üzerlerindeki kalıntı miktarı izin verilenin bin kat üzerinde çıkmış.

- Anlaşmalı üretim yapıldığı halde?

Evet. Nakit para veriyorsunuz, ürün üretiliyor, içinizin rahat olması lazım, gönderiyorsunuz, bakıyorsunuz ki izin verilenden öyle birkaç kat fazla değil, bin kat fazla çıkıyor değerler. Dolayısıyla orada da anladık ki, Türkiye’de çok ciddi bir tarım ilacı sorunu var. Yoksa ben Türkiye’deki tarım ilaçlarının analiz sonuçlarını bilmiyorum. Bakanlık sağolsun bugüne kadar hiçbir açıklama yapmadı, yapmıyor.

- Bakan Mehdi Eker, “Artık firma ismi de açıklıyoruz” dedi ama...

Hayır, açıklanmıyor.

- Anlıyamıyorum, bu konu doğrudan halkın sağlığını ilgilendiriyor. Kimler o üreticiler açıklanmalı ki biz de bilelim ve ona göre satın alalım. Üretici de böylece daha vicdanlı ve sağlıklı üretim yapmaya teşvik edilmiş olsun. Bunun mutlaka cezasının olması lazım. Yoksa isteyen istediğini yapar. Görüyoruz, yapıyorlar da zaten...

Kesinlikle doğru. En son süt olayında gördük işte, Bakanımız dedi ki, “Sütlerin bazılarında kanser ve siroza yol açan aflatoksin ve antibiyotik kalıntısı var.” Sonuçta, o süt üreticilerinin isimlerini de biz öğrenemedik...

- Tıpkı bugün tarım ilacını fazla kullanan üreticilerin isimlerini öğrenemediğimiz gibi...

Evet. Sürekli aynı konuyu dile getiriyoruz, “Tarım ilaçları önemli, aman dikkat edin!” diye... Ama bir şey olmuyor... Bakın, iki tür tarım ilacı var. Bunlardan biri böcek ilacı sınıfı, haşerelere karşı, pestisitler. Öbürü de herbisitler, ot ilacı. Ana sorun ilacın doğru kullanılmaması. Ama ikinci bir sorun daha var; ot ilaçlarını gerekli gereksiz her yerde kullanmak gibi çiftçinin bir eğilimi oluşmuş. Çünkü siz bu ilacı attığınız zaman orada artık ot bitmiyor. Çiftçi portakal yetiştirecek. Portakal bahçesine ot ilacı atıyor. O ot ilacı, sistemik ilaç, yani bitkinin bünyesine geçiyor. Bitkinin bünyesine geçtiği zaman hassas olan bitkiyi öldürüyor. Bu ilaçlar çiftçiler arasında “Ot yakan ilaçlar” diye biliniyor... Otları yakıyor, portakal bu ilaçtan etkilenmese bile bünyesine alıyor. Sorun o... Üstelik ihracat için üretilen ürünlerdeki tarım ilaçları yine ehven-i şer oranda. Çünkü daha Bulgaristan sınırında denetime tabi tutuluyor TIR’lar. Denetimden geçemezlerse Türkiye’ye geri yollanıyorlar. Dolayısıyla onların kuralına uymasa da bu ürünler, burada doğrudan iç pazara verilen ürüne oranla çok daha az tarım ilacı içeriyorlar. Bizim iç pazara verilen ürünler ise bir felaket. Ben size ağır örneği söyleyeyim; geçen sene Adana’dan aradılar, bir kanser ilacına ihtiyaç varmış. Bir hormon bu. Gönderdik, birkaç ay sonra haberi geldi. Meğer bu ilacı hastada değil, ağaçlarda kullanıyorlarmış. Eritip limonlara kökten veriyorlarmış. Çünkü bu hormon olgunlaşmayı durduruyor, limonun da olgunlaşmasını durduruyormuş.

- Niye durduruyor ki çiftçi limonun olgunlaşmasını?

Çiftçi limonu alacak simsarı beklerken, limon ağaçta daha fazla olgunlaşmasın diye... Tarım ilacının kullanımı bu boyuta geldiği zaman olayın şekli de değişiyor. Çiftçi diyor ki, “On dönüm bahçem var benim. Ama bunun hepsinin aynı anda olgunlaşmasını istemiyorum. Bazı ilaçlar var, bunları atıyorum, ürünün olgunlaşmasını durdurabiliyorum.” Dolayısıyla çiftçi dönüm dönüm toplayabiliyor ürünü. İyi de, bir şeyin olgunlaşmasını ilaçla durdurduğunuz zaman bunun içinde illa ki bir kalıntı kalır. O kalıntı insanda da olgunlaşmayı durdurucu bir etki yapar. Ne olur, spermler olgunlaşamaz, yumurta olgunlaşamaz. Dolayısıyla bir üreme sorunu, kısırlık ortaya çıkar. Yani biz hastalıkları kendi ellerimizle yaratıyoruz! Sadece o da değil... Şu sıralar inanılmaz bir şekilde kanser vakaları patladı. Biz prostat kanserini kesinlikle 60 yaşın üzeri bilirken, şimdi 40 yaşında da prostat kanserleri var. Meme kanseri olağanüstü arttı. Bundan 15 yıl önce 25 yaşında meme kanseri olmaz diyorduk, şimdi çok fazla var 25 yaşında meme kanseri. Hatta 22-23 yaşında bile gördüm...

29 Temmuz 2011 Cuma

HERBİSİT



HERBİSİT’E (YABANİ OT İLAÇLARI) DAYANIKLILIK GENİNE SAHİP GDO'LU ÜRÜNLERİN ÇİFTLİK HAYVANLARINDA KISIRLIK VE DÜŞÜĞE NEDEN OLDUĞU BELİRLENDİ. 

HERBİSİTLER VE HERBİSİT TOLERANSLI SOYA VE MISIRLAR DERHAL MERCEK ALTINA ALINSIN...

Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren Biyogüvenlik Kanunu, GDO'lu tohumların ithalini ve ülke topraklarında ekilmelerini yasaklarken, yemlik ya da yağlık olarak ithalatlarına belli kurallar çerçevesinde serbestlik tanımıştır. Kanuna göre bu ürünlerin ithalatlarında son kararı, 13 Ağustos 2010 tarihli "Biyogüvenlik Kurulu ve Komitelerin Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik" çerçevesinde kurulan Biyogüvenlik Kurulu vermektedir.
Biyogüvenlik Kurulu’nun, kendisinden önce görev yapan Bilimsel Komite’nin, hiçbir bilimsel araştırma ya da inceleme yapmadan GDO’lu 3 soya, 21 mısır, 3 kolza 1 şeker pancarı ve 1 patates geninin ithalatı için verdiği izni iptal etmesini, olumlu karşılamaktayız. Ancak Biyogüvenlik Kurulu da, 26 Ocak 2011 tarihinde Türkiye Yem Sanayicileri Birliği’nin başvurusu üzerine GDO’lu soya ithalatına izin vermiştir (27827 sayılı RG/Biyogüvenlik Kurulu Kararı 1, 2 ve 3).
Buna göre, Bayer firmasına ait A2704-12 soya fasulyesi çeşidinin taşıdığı herbisit tolerans geni, Monsanto firmasına ait; MON40-3-2 soya fasulyesi çeşidinin taşıdığı herbisit tolerans geni ve MON89788 soya fasulyesi çeşidinin taşıdığı herbisit tolerans geni içeren soya fasulyesi ve ürünleri, hayvan yemi ya da yem hammaddesi olarak kullanılmak üzere ithal edilecektir. 
İthalatı söz konusu olacak GDO'lu soya ürünleri, yabani ot ilaçlarına (herbisit) dayanıklılık geni aktarılmış olan çeşitlerden üretilmektedir. Biyogüvenlik Kurulu'nun ithalat izni gerekçelerinden biri de Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu’nun (EFSA), bu ürünlerin yem olarak Avrupa Birliğine ithalatını onaylamış olmasıdır. EFSA'nın 2007’deki onay gerekçesi ise, hayvan yemi olarak kullanılan herbisit toleranslı GDO'lu ürünlerden hayvanların etine, sütüne, yumurtasına GDO geçmediği ve tespit edilebilir bir zarar saptanmadığına dayanmaktadır.
Ancak geçtiğimiz ay Monsanto firmasına ait herbisit toleranslı bir yonca çeşidi (AlfaAlfa) hakkında ABD Tarım Bakanlığı Ulusal Bitki Hastalıkları Tedavi Sistemleri Koordinatörü olan Don Huber tarafından yazılan mektup büyük bir tedirginlik yaratmıştır. Amerikan Tarım Bakanlığı’nın söz konusu yonca çeşidinin ekimine ve ticaretine izin vermesinden 10 gün önce gönderilen ancak dikkate alınmayan mektupta, uzman bilim adamlarının herbisit tolerans geni aktarılmış soya fasulyesi ve mısırda, “elektron mikroskobuyla görülebilen yeni bir patojen tespit ettikleri” bildirilmiştir. Bu patojenin de bitki, hayvan ve insanlar için önemli sağlık sorunlarına neden olabileceği uyarısı yapılmıştır.
Huber mektubunda bu patojenin ABD'nin soya ve mısır ihraç pazarlarını çökertebilecek, yerli gıda ve besi endüstrilerine ciddi zarar verebileceği uyarısında bulunarak, bu bulguların erken dönemde ABD Tarım Bakanlığı’na verilerek, onay bekleyen herbisit tolerans geni yonca çeşidi hakkında oluşturulacak kararın gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Burada herbisit tolerans geni veya bu genin geliştirilmesine neden olan Roundup adlı ot öldürücünün, söz konusu patojenin tetikleyicisi veya ortak faktörü olduğunun belirlenmesi durumunda, yukarıda bahsedilen onayın verilmesinin bir felaketle sonuçlanabileceği bildirilmiştir. Mevcut kanıtlara dayanarak şu an alınabilecek en akılcı önlemin, sistemi aklayabilecek bulguların ortaya konmasına dek bunların serbest kullanımının askıya alınması olacağı da bildirilmiştir. 
Araştırıcı 40 yılını askeri kurumlarda biyolojik silah, mikrobiyal savaşım konularında deneyim kazanmış bir bilim adamı olarak bu patojenin daha önce bilinmeyen ve yüksek risk kategorisinde değerlendirilmesi gereken “acil” bir sorun olarak ortaya çıktığını ifade etmiştir. 
Patojen ile ilgili olarak mektupta patojen şöyle tanımlanmıştır; sadece elektron mikroskobuyla görülebilen (36,000X), orta büyüklükte bir virüsün boyutunda, kendi kendine çoğalabilen, daha fazla mikro mantarlara benzeyen "mikro mantar" tipi bir organizma. Bunların gerçek olması durumunda bu organizma şimdiye değin belirlenebilen ilk mikro mantardır. Patojenin çok nadir görülen bir şekilde hem bitki, hem de memelilerde hastalığa yol açtığına dair güçlü kanıtlar bulunmuştur.
Patojen herbisit tolerans genli soya fasulyesi ve mısırda, fermente yem ürünlerinde, ürün artıklarında, domuz midesi içeriğinde, domuz ve sığır plasentasında yüksek miktarlarda bulunmuştur.
Bu organizma, ürün verimi ve çiftçi gelirini ciddi şekilde düşüren soyada "Ani Ölüm Sendromu "(Sudden Death Syndrome) ve mısırda "Bakteriyal Çürüklük" (Goss' wilt) hastalık etmeniyle bulaşık bitkiler üzerinde rahatlıkla çoğalabilmektedir. Patojen ayrıca, SDS'ye (Fusarium solani fsp glycines) yol açan mantar hastalığı etmeninde de bulunmuştur.
Laboratuar denemeleri sonucu kısırlık görülen ve düşük yapan birçok besi hayvanında bu organizmanın varlığı doğrulanmıştır. Devam eden araştırmanın ilk sonuçları, aynı durumun klinik denemelerinde ortaya çıkan düşüklerle de doğrulanmıştır. Patojen, son birkaç yıl içinde ABD'deki sığır, inek, domuz ve at çiftliklerinde kısırlık ve düşüklerde görülen hızlı artışı da açıklamaktadır. Bu bilgi, süt işletmelerindeki danalardaki kısırlık oranının % 20'nin üzerine çıkması ve sığırlarda düşük yapma oranının % 45’e kadar yükselmesi şeklinde rapor edilmektedir. 
Örnek verilecek olursa, buğdayla beslenen 1.000 gebe süt ineğinden 450'sinin düşük yaptığı görülürken; aynı dönemde aynı sürüden otla beslenen 1.000 inekte hiç düşük olayına rastlanmamıştır. Hayvanlara verilen buğdayda yüksek oranda patojene rastlanmasının, büyük olasılıkla buğdayda yabancı ot kontrolü için kullanılan glyphosate (yabani ot ilacı etken maddesi) maddesinden geldiği düşünülmektedir. 
Özetle, Roundup Ready mahsullerinde çokça bulunan bu yeni hayvani patojenin varlığı ve salgın boyutlarına varan bitki ve hayvan ölümleriyle ilişkisi nedeniyle, ABD Tarım Bakanlığının, ilgili kurumlarla birlikte yapılacak bu araştırmaya katılması talep edilmiştir.
Glyphosate kullanımının yan etkilerinin bu patojenin gelişmesinde etkin olup olmadığı ya da zayıf bitki ve hayvan bünyelerine daha çok zarar verip vermediği derhal incelenmelidir. Glyphosate'ın toprak patojenlerine yol açtığı ve 40'dan fazla bitkinin ölümündeki artışla ilişkisi olduğu hali hazırda ortaya konmuştur. Bu madde temel bitki besin maddelerinin alımını engelleyerek bitki savunmalarını çökertmekte, yemlerdeki besinlerin biyo-erişilebilirlik düzeyini düşürmekte, bu da hayvanlarda anomalilere yol açmaktadır. Geçtiğimiz yıl GDOlu soya ve mısır üretiminin yoğun olarak yapıldığı Arjantin'de ,bilim insanlarından Roundup herbisitinin tavuklarda ve kurbağalarda doğum anomalilerine neden olduğu açıklamaları gelmişti. 
Huber'in bu açıklamaları çevre , ekoloji ve tüketici örgütleri tarafından ciddiye alınırken, bazı bilim çevreleri bu açıklamada bahsi geçen araştırmaların böyle bir sonuca varmak için yeterli olmadığını ,bu konu üzerinde daha derin araştırma ve analizler yapılmasının gerekli olduğunu dile getirmişlerdir. Elbetteki komplo teorisi gibi ortaya atılan bazı tezlerin doğrulanması yada yalanlanması için bilimsel araştırmaların yapılması gerekmektedir. Fakat Huber'in uyarılarılarında haklı olabileceği gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir.
Bu nedenle Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Biyogüvenlik Kurulunu, bitki, hayvan ve insan sağlığı, çevre ve ekoloji riskleri olan GDOlu ürünlerin ithaline izin vermeme konusunda uyarıyoruz.
GDO'lu ürünlere Türkiye'nin ihtiyacı yoktur, ve her türlü GDOlu ürününün Türkiye'ye girişi ve tüketiciye ulaşması engellenmelidir.
GDO’YA HAYIR PLATFORMU
18 Mart 2011
Kaynaklar : 
 HYPERLINK "https://posta.thy.com/owa/redir.aspx?C=bb45a7860f514dc581be076f03cd8761&URL=http%3a%2f%2fwww.reuters.com%2farticle%2f2011%2f02%2f24%2fus-monsanto-roundup-idUSTRE71N4XN20110224" \t "_blank" http://www.reuters.com/article/2011/02/24/us-monsanto-roundup-idUSTRE71N4XN20110224
 HYPERLINK "https://posta.thy.com/owa/redir.aspx?C=bb45a7860f514dc581be076f03cd8761&URL=http%3a%2f%2fwww.globalresearch.ca%2findex.php%3fcontext%3dva%26aid%3d23335" \t "_blank" http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=23335
 HYPERLINK "https://posta.thy.com/owa/redir.aspx?C=bb45a7860f514dc581be076f03cd8761&URL=http%3a%2f%2fcoto2.wordpress.com%2f2011%2f02%2f20%2froundup-new-pathogen%2f%23more-14520" \t "_blank" http://coto2.wordpress.com/2011/02/20/roundup-new-pathogen/#more-14520
 HYPERLINK "https://posta.thy.com/owa/redir.aspx?C=bb45a7860f514dc581be076f03cd8761&URL=https%3a%2f%2ffoodfreedom.wordpress.com%2ftag%2fdon-m-huber%2f" \t "_blank" https://foodfreedom.wordpress.com/tag/don-m-huber/
 HYPERLINK "https://posta.thy.com/owa/redir.aspx?C=bb45a7860f514dc581be076f03cd8761&URL=http%3a%2f%2ffarmandranchfreedom.org%2fgmo-miscarriages" \t "_blank" http://farmandranchfreedom.org/gmo-miscarriages

27 Mart 2011 Pazar

Kenan Demirkol-1

Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL’un 26 Şubat 2011’de “Başka Bir Gıda Mümkün” hareketinin düzenlediği toplantıda yaptığı konuşma ve sorulan sorulara verdiği cevaplar.

Dünyanın en sağlıklı yağı, zeytinyağından da sağlıklısı tereyağıdır. Dünyanın en sağlıksız yağı da tereyağıdır. Arada tek fark, hayvanın ahırda mı merada mı olduğudur. Yani % 100 yeşillikle beslenen hayvanın yağında omega 3 vardır; şimdi sadece balıklardan aldığımızı iddia ettiğimiz. Bizim atalarımız Kars’ın eteklerinde deniz mi vardı da balık yiyip 110 sene yaşadılar? İnsanın en çok gereksinim duyduğu omega 3, yeşillikte var. Balık yosun yediği için balıkta omega 3 var. İnek de yeşillik yerse inekte de omega 3 var. Hiç bu güne kadar inek etinde omega 3 olduğunu duydunuz mu? Unutturuldu bize bu. Hekim olarak da duymadık. Tıp fakültelerinde anlatılmaz. Diğer taraftan doymamış yağ asidinden zengindir. Mera tereyağı damar sertliği yapan doymuş yağ asitleri bakımından fakirdir.Yani mera tereyağı bulabiliyorsanız başka hiçbir yağın yüzüne bakmanıza gerek yok. Ama maalesef bulamıyoruz.

Ben örgütlü tüketiciler açısından bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum.”Yerel üret yerel tüket” ve “food miles” diye iki kavram var. Food miles gıdanın ne kadar mesafe kat ettiği ile ilgili ve mesela Almanya’da yapılan bir meyveli yoğurt içindeki içeriklerin toplam kat ettikleri mesafeler toplandığında 3.000 km yol yapıyor. Food miles çok önemli bir kavram; dolayısıyla biz İstanbul’a Diyarbakır’dan ürün temin etmek için uğraşmamalıyız. Lüleburgaz’dan temin etmeye çalışmalıyız.Yani mesafeleri de daraltmalıyız. O yüzden internet üzerinden çok büyük ağlar kurup yine internet üzerinden Artvin’den bir şey ısmarlamak mantığına da çok da dalmamalıyız. Artvin’de üretilen Trabzon için olsun. Ama biz İstanbul olarak çevremizdeki köyleri acaba nasıl sanayiden arındırabilir ve yeniden gıda toprağı haline dönüştürebilirizi düşünmemiz gerekir.

Felsefi olarak bakarsanız insan yaşadığı çevreyle bir bütün. Dolayısıyla Marmara’da yetişen Marmara insanı için en sağlıklı olan şeylerdir. Bu mantığı da unutmamak lazım.O yüzden ağlar kurulsun ama yerel üretip yerel tüketme bilinci içinde; o üretici neredeyse onun etrafında bir tüketim toplumu oluşturmanın yolunu da tercih etmeliyiz.

Doğallık konusunda birkaç tane risk var. Topraklara hayvan gübresi atılıyor. Ama eğer siz ithal GDO’lu soyayla bu hayvanı beslediyseniz bu hayvanın gübresinde yediği genetiği değiştirilmiş gen sayısının % 60’ını dışkıyla doğaya vermiş oluyorsunuz. Şu anda Türkiye’deki en önemli GDO tehlikesi bu. Hayvan yemleri yurt dışından geliyor. Özellikle soya da mısır da tümü GDO’lu ve bu GDO’lar sindirilmiyor. Önemli bir bölümü dışkıyla atılıyor ve biz bunu gübre olarak kullanıyoruz. Dolayısıyla şu anda Türkiye’de GDO’lu tarım yasak ama yediğimiz her şeyde GDO var. Ama ne yazık ki biz hayvan gübresini bu şekilde kullandığımız sürece hayvanı dış yemle besleyip de gübresini kullandığımız sürece kendi topraklarımızı zehirliyoruz. Ve de oradan çıkan bu oynanmış genler toprak bakterilerine geçebiliyor. Toprak bakterilerinden bitkiye geçebiliyor. Bitkiden böceğe geçiyor, kelebeğe geçiyor 30 km. ötedeki tarlaya da ulaşabiliyor. Otlayan hayvanlar da bu sefer GDO almış oluyor.

Çatı ve balkon sebzeciliği de mutlaka bu doğal gıda kullanımı konusunda teşvik edilmeli. Bir insanın bir yıllık sebzesini temin etmesi için 40 metrekare toprak yeterli. Öyle çok büyük topraklara ihtiyaç yok. Dolayısıyla genişçe bir teras olduğu zaman rahatlıkla 4 kişilik ailenin bir yıllık sebzesini üretmemiz mümkün.. Yani kent içinde büyük kentlerde yakında sizin Bursa örneğinde olduğu gibi tarla bulmak çok mümkün değil. Doğru ama kent içinde de bazı şeyler mümkün.. İstanbul’da bir pembe domates grubu var ve kendi aralarında pembe domatesin tohumunu paylaşabiliyorlar. Ve çok güzel ev ortamında da pembe domates yetişebiliyor. Zaten ticari değeri olmayan bir domates çok narin bir domates. Uzun mesafelere gidemiyor.
Ben gene tohum hakkında bir şey söyleyeceğim. Yerel tohum ve hibrit tohum karşılaştırması yaparsak hibrit tohum hakkında çok farklı ifadeler var. Hibrit tohum zararlı bir tohum değil. Ama fayda eksikliği olan bir tohum. Genelde hibrit tohumdan üretilmiş örneğin bir domatesin içindeki vitamin değeri yerel tohumlara göre yarı yarıya daha azdır.Vitaminlerden maada bir de antioksidanlar beslenmek için çok önemli. Ve domatesin çok önemli bir antioksidanı var. Likopen. Yine hibrit tohumla domates elde ettiğimiz zaman likopen değeri çok düşük oluyor. O yüzden değişik toplantılarda tarım iktisadı toplantılarında da ben şunu hep savunurum: gıda insan için üretildiğine göre o gıdadan ben ne elde etmek istiyorum verimi ona göre hesaplamalıyım.  Hibrit tohumla 1 hektardan 1.000 kg domates alıyorsam ondan sadece 5 kg likopen alıyorsam ama yerel tohumla sadece 700 kg domates alıp 10 kg likopen alıyorsam  hangisi daha verimli? Çünkü ben domatesi şekli için istemiyorum. Veya içindeki suyu için istemiyorum ki. Muslukta da su var. Ben likopeni için domates istiyorum. O halde verimlilik hesabı yaparken insana kattığı değerle bunu ölçmemiz lazım. Domatesin tonuyla değil. Karpuzun, buğdayın tonuyla değil. O buğdayın içindeki insan için olan katma değerle verimliliği hesaplamak lazım. Ne yazık ki bu görüş henüz yaygın değil. Ama bu görüşü tarım iktisatçıları da benimsediği anda biz zaten yeniden yerel tohumlara dönmek zorunda olduğumuz açıkça ortaya çıkacak.

 İstanbul’a sebze sağlayabilecek çevre ilçelerin imara açıldığının söylenmesiyle:

Multidisiplinel toplantıların önemi de burada. Biz daha önce İstanbul mimarlar odasıyla bir toplantı  yapmıştık ve o toplantıda gıdayı konuştuk mimarlar odasında ve kent mimarisi nasıl dizayn edilmelidir ki özellikle bu evde yapılabilecek bahçecilik açısından nasıl dizayn edilmelidir ağırlıklı noktaydı. Demek ki bizler de daha çok diğer alanlarla birlikte işbirliği yapmalıyız.
Lüleburgaz’ın dört köyünde İstanbul Üniversitesi’nde bir tüketici kooperatifi kurarak Lüleburgaz’ın dört köyünde de bir üretici kooperatifi kurarak doğal gıdaya ulaşabiliriz diye baktık. Bir kere bu dört köyün ikisinde nehirden akan sudaki zehir sebebiyle asla ürün elde etmek mümkün değil. İki köyden ürün elde edilecek, tarımsal ürünleri artık doğal olmayan iki köy de paketlemeyle gelirini sağlayacak. Yerel yönetimler engel oldu. Şimdi orada akan nehir fabrikaların artıklarıyla zehirleniyor. Tüm fabrikalarda arıtma tesisi var. Ama arıtma tesisinin arıtma maliyeti, kesilen cezadan daha fazla olduğu için kimse işletmiyor ve biz bu yüzden Lüleburgaz’dan gıda alamıyoruz. Demek ki biz çevrecilerle işbirliği içinde olmalıyız. Mimarlarla, ormancılarla işbirliği içinde olmalıyız. Yani etkinlik alanımızı diğer branşlarla zenginleştirmek zorundayız..

GDO’lu tohumların Türkiye tarımındaki yeri ne kadar veya yerel tohumlar hala ne kadar geçerli? Sorusuna cevap:

Türkiye’de şu anda hala resmi kaynaklara göre GDO’lu tarım yok. Ama hayvan yemi olarak ithal edilmiş GDO’lu soyayı bir köylünün bahçesinde ekip ekmediğini bilemeyiz. Ama daha önce GDO’lu olduğu iddiasıyla ziraat mühendisleri odasından gönderilmiş örneklerden hiçbirisinde GDO çıkmadı.

Silajlık ekilen mısır GDO’lu değil mi? Sorusuna cevap:

Hayır.

Türkiye’de üretilen soyada var mı GDO? Sorusuna cevap:
Hiç GDO’lu soya üretilmiyor ama Türkiye’nin soya üretimi çok düşük. Her yıl iki milyon ton soya dışalımı var Türkiye’nin.

Trakya’da artık ayçiçeği yerine kanola ekiliyor çoğunlukla. Sarı sarı çiçek açıyor.
Ölüm sarısı diyorum ben ona. Margarin sanayine giriyor, bebek mamalarında bile var.
Kanolada iki tip var. Hibrit kanola var bir de GDO’lu kanola var. Türkiye’de yine resmi rakamlara göre GDO’lu kanola yok. Ama hibrit kanolanın da şöyle bir sakıncası var, instabil bir tohumdur. Çok kolaylıkla aslına geri dönüp insan sağlığı için zehirli bir …. asit yağını üretebilmektedir o yüzden kanola bitkisi üretimi aslında yasaklanmalıdır. Çok kolaylıkla insanı zehirleyecek bir yağ çıkabilir oradan. Çok instabil bir gendir çünkü. O biliyorsunuz IMF baskısıyla Türkiye’ye gönderildi. Kanola diye bir bitki yok zaten.

Belki şununla da güçlendirebiliriz bunu dünyada kullanılan tüm enerjinin %7’si gıda naklinde kullanılmaktadır. Korkunç bir şey bu. Yani biz gıda naklini dünyada azaltsak küresel ısınmayı ortadan kaldırmış olabiliriz.

Kışın serada üretilen domates, hıyar sağlığa zararlı mıdır? Sorusuna cevap:

Bakın organik tarım kimyasal kullanmadığı için insan sağlığı için benim savunmam gereken bir konu. Ama ben organik tarımı savunamıyorum. Çünkü organik tarım, kapitalist tarım modelinin bir örneğidir ve hibrit tohum kullanımına izin verir. Yani İsrail tohumuyla ne işin var? O yüzden ben organik tarıma kimyasal kullanılmadığı için dolayısıyla örneğin çocukluk çağı kan kanserlerinin ana nedenlerinden biri de tarım ilaçları olduğu için tabii ki sahip çıkmak zorundayım. Aslında ben küçük çiftçi tarımı istiyorum. Doğal, hayvan gübresini kullanan kendi o köyün 1000 yıldır var olan tohumunu kullanan küçük alanlarda ektiği için yabancı ot mücadelesi yapmak zorunda kalmayan bir tarım tercih ediyorum ve o çiftçinin keşke İstanbul’un mahalleleri her bir mahallesi çevredeki bir köyle kardeş olsa yani böyle bir model olabilse yani devletin çiftçiyi desteklemesi yeniden ön plana çıkarması kral sayması mümkün değil.

Kronik hastalıkların şu anda çağımızda ölümlere yol açma oranı %66. On sene içinde bu oran %75’e çıkacak. Kronik hastalıkların %50’si buna kanser dahil, kalp-damar hastalıkları, şeker hastalığı, eklem hastalıkları dahil %50’si hatalı beslenme sonucu ve işte bu kronik hastalıkların beslenme hatalarının son noktası olan kanserle her gün birlikteyim. O yüzden siz olasılıktan konuşuyorsunuz ben hayattan konuşuyorum. Eğer biz bunu azaltmak istiyorsak gerçekten bireysel bazda ilkönce bireysel bazda bir şeyler yapmak zorundayız. Hepimiz bir şey yapmak zorundayız. O yüzden hepimiz kendi en küçük olanaklarımızla da sağlıklı besin üretmek için gayret göstermeliyiz. Yazın Bodrum’da iki hafta kebap yapmaktansa yaylalara çıkıp oradan hayvan seçip köylüden peynir talep etmeliyiz. Yayladaki hayvandan kavurma yaptırmalıyız. Biz bir kere her şeyden önce bireysel olarak bunu algılamak zorundayız. Biz sağlıklı olmak istiyorsak bireysel olarak gıda için emek harcamak zorundayız. Yani markete gitme tembelliğinden ilkönce biz kurtulmalıyız. Ha ondan sonra çevremizi etkilemek sokağa çıkmak gerekir. Bir kere bireysel bazda eğitimin hala çok eksik olduğunu düşünüyorum. Yani gerçekten bunun bir yaşam meselesi olduğunu, ölüm-kalım meselesi olduğunu idrak etmek zorundayız. Bireysel olarak biz markete gitme kolaylığından vazgeçmeyi öğrenelim ve bunu önce etrafımıza yayalım.

Şişli organik pazarda organik süt ürünleri satılıyor. … markasıyla satılıyor. Ben çok sıkıştırdım oradaki satıcıyı hayvanı neyle besliyorsun diye, sonunda mısır ve başka türlü küspeler verdiği ortaya çıktı. Endüstri yemi verdiğimiz takdirde veya nişasta bazlı nişasta ağırlıklı yem verecekseniz endüstri yemi olmasa bile o süt insan sağlığına zararlıdır.

Benim bahsettiğim hayvancılık için  bir hayvana beş dönüm arazi gerekmektedir. Eğer siz Holştayn beslerseniz  bir hayvandan 2,5 sene süreyle süt alırsınız; sonra tükenir o hayvan; kesmek zorundasınız ve nerdeyse yarım ton bir hayvan. Onun yediğiyle Anadolu kırmızısının yediği bir değildir. Anadolu kırmızısı 12 sene süreyle süt verir; dolayısıyla siz bu yörenin hayvanını beslerseniz  bu yöreye ziyan vermemiş olursunuz. Yani dışardan hayvan getirerek süt fabrikası, yahu Allah’ın aşkına 40 litre süt verir mi bir inek? Yani hayvandan 40 litre süt almaya çalışırsan o hayvan iki senede ölür işte. Ben beş litre süt istiyorum hayvandan. O zaman.

Bugün marketten yoğurt satın aldığınızda ne satın aldığınıza bir bakalım isterseniz. Birincisi  kanser yapan bir plastik kap; en azından 36 derece içinde mayalandığı için ısıya maruz kalan bir plastik olduğu için içindeki kanserojen maddeleri daha rahat veren bir kap içinde katerojenik doymuş yağ asidi fazla, antibiyotiği inanılmaz fazla, büyüme hormonu belki konmuş belki konmamış bilmediğimiz bir süt; artı üstte bir havlu kağıdı o havlu kağıdını biz kaymak diye yiyiyoruz. Kağıt konuyor oraya. O kaymak değil kağıt. Süt bağlanmış kağıt. En üstünde de mantar ilacı ve biz mantar ilacı yiyiyoruz o kaymağı yerken yani biz de bunu çocuğumuza yoğurt diye yediriyoruz.