antibiyotik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
antibiyotik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2012 Cumartesi


Bulgurla nohut birlikte yendiğinde ete eşdeğer protein sağlıyor!
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com

TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Kenan Demirkol

Dünyada 7 milyar insan, 7 milyar da büyükbaş hayvan var. Sakın aklınıza yemyeşil meralarda otlayan inekler gelmesin. Bu hayvanların çoğu kapalı ortamlarda, gün ışığı bile görmeden yetiştiriliyor. Biz insanlar beslenelim diye... Hayvan kendi ekseninde dahi dönemeyecek durumda, daracık bir bölümde tutuluyor. Ve yorulunca olduğu yere çömeliyor. Çömeldiği yer neresi? Daha önce dışkısını yaptığı yer! Oraya memelerini gömüyor. O yüzden sütte hastalık yapıcı bakteri oluşuyor...

Ama daha önemlisi hiç hareket imkanı olmayan, sürekli ayaklarına dışkısını yapan bir hayvan, ayaklarını kendi pisliğine gömmek zorunda olduğu için, memelerini de yatarken o pisliğe gömdüğü için, tırnak ve meme iltihabından ölmesin diye ona sürekli antibiyotik vermeniz gerekiyor! Ben bir ineğin sadece protein kaynağı olarak görülmesine çok üzülüyorum. Peki ama bizim bu kadar hayvansal proteine ihtiyacımız var mı? Yok! Sütle, yumurtayla da hayvansal protein alabiliriz!

- Dünkü bölümde, “Yanlış tarım politikalarıyla 60 yılda erozyona topraklarımızın yarısını verdik. Küresel ısınmanın etkileri ortaya çıkmadan heba edilen bu. Şimdi bir de çölleşmeyle karşı karşıyayız. Böyle giderse 40 yıl sonra Anadolu’da tek sap maydanoz yetişmeyecek” dediniz. Peki ne yapmak lazım?

Küresel ısınmanın ciddiyetinin vurgulanması, daha da önemlisi küresel ısınmanın sadece bir karbondioksit emisyon artışı olmadığının, hatalı tarımsal uygulamaların da küresel ısınmaya yol açtığının vurgulanması lazım.

- Dün pirinç üretiminin küresel ısınma üzerindeki etkilerine dikkat çekmiştiniz... Tek bir pirinç tanesinden 3 bin pirinç elde edildiğini, yani bire 3 bin verim alındığını, ama pirincin çamurda yetiştiğini, bu yüzden de oradaki bakterilerin yarattığı metan gazının küresel ısınmaya etkisinin yüzde 7 olduğunu anlatmıştınız. Peki ya hayvan besiciliğinin etkisi ne?

Toplamda bakıldığında metan gazının küresel ısınmada yüzde 25 payı var. Mesela hayvanları siz bugünkü gibi endüstriyel tarzda yetiştirdiğiniz zaman ortaya çıkan metan gazı, merada otlayan hayvana göre çok daha fazla oluyor. Yani hayvancılığı sadece birebir insanların sağlığı açısından değil, çevre sağlığı açısından da yeniden meralara taşımamız gerekir.

- Neden endüstriyel hayvancılıkta metan gazı daha fazla çıkıyor?

Metan gazı özellikle geviş getiren hayvanların ağzından çıkan bir gazdır. Hatta hayvan iyi havalandırılmamış bir ortamda tutuluyorsa kendi çıkardığı metan gazından zehirlenir. Mısır silajı, pancar küspesi gibi nişasta veya şeker ağırlıklı beslenen hayvanlarda metan gazı oluşumu çok daha fazla olur. Bu da küresel ısınmanın önemli etmenlerinden biridir. Pirinç üretiminin iki katı kadar metan gazı da bu şekilde oluşmaktadır. Şunu düşünürseniz boyutlarını çıkarabilirsiniz zaten; dünyada insan sayısı kadar büyükbaş hayvan var.

- Yenmek üzere bakılan, yetiştirilen yani?

Evet. 6-7 milyara yakın büyükbaş hayvan var. Bir kere, bu kadar hayvansal gıdaya ihtiyaç var mı dünyada diye sormamız lazım.

- Bu soruyu da soralım ama Yavuz Dizdar’la tarım ilacı ve kanser ilişkisini konuşurken, konu tavuk üretimine gelmişti. Dizdar, tavukların adeta tarladaki patatesler gibi hiç hareket ettirilmeden, antibiyotik ve hormon verilerek yetiştirildiğini anlatmıştı. O yazıyı okuyanların çoğu antibiyotik ve hormon konusuna takılmıştı. Tavukların nasıl bir işkenceyle büyütüldüğüne aldırış eden neredeyse yok gibiydi...

Ben “İnek” diye bir roman yazmaya çalıştım ama beceremedim. Orada bir buzağının anne karnından çıktığı dakikadan itibaren nelere maruz kaldığını anlatıyordum. Şöyle düşünün; süt çok değerli olduğu için buzağı on gün içinde annesinin yanından ayrılıyor ve bir daha da annesinin yanına gitmesine izin verilmiyor. Annesinin sütüyle değil, soya sütüyle besleniyor. Çünkü annesinin sütünün satılması gerekiyor. Anne de, buzağı da birbirinden ayrıldıkları için günlerce, hatta haftalarca ağlıyor. Şunu hep unutuyoruz, o buzağı ve ineğin de bir duygusu var. Yani sadece insanların duygusu yok. Hayvanlar karanlık ortamlarda, hiç gün yüzü görmeden yetiştiriliyor. Biz insanlar beslenelim diye... Hayvan kendi ekseninde dahi dönemeyecek, daracık bir bölümde tutuluyor ve yorulunca olduğu yere çömeliyor. Çömeldiği yer neresi? Daha önce dışkısını yaptığı yer! Oraya memelerini gömüyor. O yüzden sütte hastalık yapıcı bakteriler oluşuyor. Bu bakteri kanıtlanmasın diye de hayvana antibiyotik veriliyor.

Merada otlayan hayvanın sütünde mikrop olmaz!

- Sütü de bu yüzden UHT oluyor?

Evet. Ama daha önemlisi, meme ve tırnak iltihabı olmasın diye, çünkü bu hastalıklar öldürücü olabilir, hiç hareket imkanı olmayan, sürekli ayaklarına dışkısını yapan bir hayvan, ayaklarını kendi pisliğine gömmek zorunda olduğu için, memelerini de yatarken o pisliğe gömdüğü için, hayvana sürekli antibiyotik vermeniz gerekiyor. Bakın merada otlayan hayvanın sütündeki bakteri sayısı ahır hayvanına göre 10 bin kat daha az. Yani normalde sütte mikrop olmaz. Çünkü serbest dolaşan bir hayvan hiç kendi pisliği üzerine yatar mı? Ama ahır hayvanlarına bakın, her tarafı tezektir. Oysa dışarıda dolaşan hayvanın üstünde tezek göremezsiniz. Çünkü kendi pislediği yere yatmaz ki hayvan!

- Para kazanacağız diye nasıl bu kadar vahşi, vicdansız, bilinçsiz olabiliyoruz? Sonuçta o yediğimiz et de, içtiğimiz süt de fayda değil zarar getiriyor. Bir sürü hastalıkla boğuşuyoruz... 

Bu işte vahşet var, bir de bizim bu kadar çok hayvansal proteine ihtiyacımız var mı?

- Benim bildiğim her gün, neredeyse her öğünde yemeğe gerek yok. Peki ne kadar kırmızı et yemek yeterli olur?

İşte bunun bir araştırması yok. Bir kere bize tıp Amerika’dan geliyor. Ne yazık ki biz Amerika’nın bize dayattığı bilgilerle hastalarımızı tedavi ediyoruz veya önerilerde bulunuyoruz. Ama şunu unutmayalım ki, Amerika dünyanın en büyük büyükbaş hayvan üreticilerinden biri. Amerikan tıp kitaplarının önerisine göre günde 70-100 gr kadar hayvansal protein almamız lazım. Tamam da acaba Amerikan kitapları Amerika’nın dünyanın en büyük büyükbaş hayvan üreticilerinden biri olmasından etkilenerek mi bunu öneriyor?

- Peki hayvansal protein derken illa kırmızı et mi yemeli miyiz?

Sütle, yumurtayla da alabilirsiniz hayvansal proteini. Ayrıca ‘Analı kızlı’ diye bir çorba var; ben herkese bu çorbayı içmelerini tavsiye ediyorum. Çünkü bir baklagille bir tahıl birlikte yendiği zaman hayvansal proteine eşdeğer bir protein elde ediyorsunuz. Analı kızlı Anadolu’nun klasik çorbasıdır. Bulgurdan yapılmış köfteciklerden oluşur, içine nohut katılır. Ya da yeşil mercimekli bulgur pilavı... İçine bulgur katılmış mercimek köftesi... İşte bu gıdalar da ete eşdeğer bir protein sağlıyor.

Mutlaka et yemeliyiz ama...

- İlla da et yememiz gerekiyor mu peki?

Et mutlaka yemeliyiz. Ama niçin? Demir için yemeliyiz. Çünkü demir özellikle zihinsel performans için çok gereklidir. Türkiye’de gençlerin yüzde 50’sinde demir eksikliğine bağlı kansızlık var. Bu tehlikeli bir boyut. Yıllar önce Amerikalı bir bilgisayar şirketi Intel, Türkiye’de çok büyük bir fabrika açmak istedi. Aylarca araştırdıktan sonra “Sizde matematikçi yok” diye terk etti, gitti başka ülkede kurdu fabrikasını. Eğer gençlerin yüzde 50’sinde demir eksikliği varsa tabii ki matematikçi yetişmez. Biz kırmızı eti özellikle demir açısından yemeliyiz.

- Peki demiri et dışında başka hiçbir şeyden alamıyor muyuz?

Maalesef kaliteli demiri et dışında başka bir yerden doğru dürüst alamıyoruz.

- Ispanaktaki demir yetmiyor mu?

Elbette bitkisel kökenli demir de vücuda alınabilmektedir ama ne yazık ki bitkisel kökenli demirin hem emilimi hem de kalitesi hiçbir zaman et kökenli demire yaklaşamamaktadır.

- Öyleyse çocuklar ne kadar et yemeli? Haftada iki-üç gün üçer köfte ya da iki kalem pirzola yeterli midir?

Bunu ezbere söylemek doğru değil. Dediğim gibi, bununla ilgili Sağlık Bakanlığı geniş toplumsal araştırmalar yaptırmalı ve kendi ulusal beslenme politikalarımızı başka ülkelerin araştırmalarına göre değil, kendi ihtiyaçlarımıza göre belirlemelidir.

5 Nisan 2012 Perşembe


Sağlıklı diye yediğiniz tavuklar tavuk değil!
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar: Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye... Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar... Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor... Bu inanılmaz bir vicdansızlık... Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır...

Hocam son dönemde kanser vakalarında patlama olduğunu, lenfoma ve kemik iliği kanserlerinin çoğunun ise Türkiye’nin tarım merkezi olan Antalya-Kumluca’dan geldiğini söylediniz. Peki böyle başka bölgeler var mı?

Var... Mesela 6-7 ay kadar önce Ergene tartışıldı. Orası içler acısı bir durumda. Ergene’de olağanüstü bir çevre kirliliği var. O zaman Sağlık Bakanlığımız ve Kanser Savaş Daire Başkanlığı dediler ki, “Orada çok sigara içiliyor, çok alkol kullanılıyor, o nedenle bu kanserler çıkıyor.” Böyle bir şey sözkonusu olamaz. Çünkü belgesel bir film hazırlandı bu konuyla ilgili. “Gündöndü” adında... Orada her şey çok açık.

- Ben izlemedim o filmi...

İzleyemedik, çünkü henüz Türkiye’de gösterilmedi. Kısa versiyonu Marsilya’da bir çevre filmleri festivaline gitti. İzleyenler o kadar etkilenmiş ki, film bittiğinde alkışlayamamışlar, alkışlayacak halleri kalmamış. Deri fabrikalarından çıkan o atık suyun köpükler halinde Ergene’ye bırakılmasını ve bu yüzden ortaya çıkan çevre felaketini öyle bir göstermiş ki film dona kalmışlar... Çiftçi geliyor Trakya’dan, Ergene’den, hepsi hastalarımız zaten bunların. “Hocam” diyor, “15 tane sığırımız geçenlerde öldü. Daha önce de bir 15 tane ölmüştü zaten...” Onbeşer, onbeşer ölüyor hayvanlar. Ama “Aşı reaksiyonu oluştu da ondan” diyorlarmış.

- Kimler diyormuş?

Tarım Bakanlığı yetkilileri! Böyle aşı reaksiyonu oluşmaz. Bunlar bir şeyin üzerini örtme çabaları. Bir aşıda üretim sorunu varsa, zaten o 15 hayvanı değil, çok daha fazlasını etkiler. Bu aşıyla ilgili olan bir durum değil. O çevrede muhtemelen hayvanlar su içerken ya da otlanırken çevreden aldıkları toksinle kaybedildiler. Bir arkadaşımız gitti bölgeye, “Kimse konuşmak istemiyor, korkuyor” diyor. Trakya Üniversitesi’nden öğretim üyesi bir başka arkadaşımız bölgedeki kanserli insanların dokularında ağır metal analizine bakmış, çok yüksek bulmuş... CNN Türk’te yayınlanmış bir canlı yayının bandını izledim. Devletin söylediği şey, “Çok sigara içiyorlar, çok alkol tüketiyorlar, bu kanserler o yüzden.” Halbuki adam anlatıyor, kızı dereye düşmüş, boğulmuş, peşinden gitmiş, girdiği yere kadar bacakları cılk yara. Bu düzeyde bir kirlilik var Ergene’de. Baktığınızda temiz görünüyor ama adamın girdiği yere kadar bacakları ülsere olmuş. Sonuç? Adamın o yaraları iyileşmiyor. Adam yaşıyorsa da şansa yaşıyor. Bu, o bölgede yaşayan diğer insanlar için de geçerli. Bunun öyle sigarayla, alkolle falan kapatılacak bir yanı yok. Bir de oradan ürün geliyor, o ürünün nereye gittiği belli değil.

- Gelen ürün ne?

Üç ürün geliyor. Pirinç, ayçekirdeği, buğday... Kadmiyum ve kurşun analizlerini yaptırdık. İzin verilenden 2 ila 8 kat yüksek çıktı! Şimdi bu ürün nereye gitti, kim yedi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bakanlık her ürünü birebir denetleyemez, orada hakkını verelim. Ama şu önemli; ürüne püskürtülerek kullanılan tarım ilaçları herhalükârda çok kullanılmadıkları zaman kabuğun soyulması, hatta meyvenin sebzenin iyi yıkanılmasıyla uzaklaştırılıyor. Sorun ot ilacında. Çünkü ot ilacından meyve ağacı etkilenmiyor ama onu bünyesine alıyor. Biyolojik sistem bunu içinde biriktiriyor. Bu insanda bir tümör oluşumuna da neden olabilir, hayvanların kaybedilmesine de... Bu ot ilacını, glifosatı pek çok ülke vahşi doğaya da atıyor. Ot kontrolü diye. Nedeni bilmiyorum.

Büyük hastaneler açarak kanseri önleyemezsiniz

- Vahşi doğadan ne istiyorlar?

Hiçbir şekilde anlaşılabilmiş değil. Ormanları ilaçlıyorlar. Niye? Belli değil.

- Herhalde bu zirai ilacı üreten firmalar para kazansınlar diye... Başka bir sebep geliyor mu hocam aklınıza?

Büyük olasılıkla öyle. Doğa bu, sen doğaya müdahale edemezsin. İstersen tarlana müdahale et, ama iş ormana geldiği zaman, “Ben buradan yabani otları temizleyeceğim” diyemezsin. Orası yaban. O şekilde kalmak zorunda. Sen ona müdahale edersen olay çığrından çıkar.

- Biz ne korkunç insanlar olduk böyle?

Maalesef biz korkunç bir ırkız. Bakın, tarım ilacını sonuçta kim tavsiye ediyor? Ziraat mühendisi... Bakıyorsunuz ziraat mühendislerinin büyük kısmı, aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor. Duydum ve inanamadım, tarım ilacı satarken çiftçiye, “Kendin için mi kullanacaksın, yoksa satacağın ürün için mi?” diye soruyorlarmış. Böyle insafsızca bir durum var. Aynı anda bayii olan birisi tarım ilacı satışını kontrol edebiliyorsa eğer, tüketimini nasıl denetler? Adam kendi satışını mı baltalayacak? Oradan bir sıkıntı çıkıyor. İkincisi, tarım ilaçlarının amaç dışı kullanımı var. Bu tavuklarda büyütme amaçlı kullanılan antibiyotik gibi bir durum. Böyle bir şeyi bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik vermeye başlıyorlar. Bizim üreticimiz inşallah bu konuda bir düzenleme yapacak, umutluyum. BESD-BİR, “Elimizden geleni yapacağız” dedi. Fakat antibiyotiğin bu şekilde kullanımı kim tarafından akıl edildiyse, bunu Amerikan Akademileri bile anlamış değil... Siz civcive antibiyotiği verirseniz, civcivin bağırsak sisteminin gelişmesini önlüyorsunuz. Normalde yediğimiz besinlerin önemli bir bölümü bağırsak metabolizmasında kullanılıyor çünkü. Dolayısıyla enerji tüketimi azalıyor. Siz bu civcivi güneşe de çıkartmazsanız, kemikleri de sağlıksız gelişeceği için sadece et yapıyor...

- Hiç anlayamadım hocam...

Aksi takdirde güneşe çıkartırsanız civciv sağlıklı gelişeceği için kemik de yapıyor. Ama kemik yapsın istenmiyor, sadece et yapsın isteniyor. O zaman oradan da tasarrufa gidiyorsunuz, hayvan sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, olduğu yerde büyüyen bir hayvan oluyor. Bunu kesimde çalışan bir arkadaşımız anlattı, “Zavallı hayvancağızı yerden alırken kemiklerinin elinizin altında kırıldığını hissediyorsunuz. Kaçamıyor zaten. Bıraksanız da hareket edemiyor” diyor. Çünkü hiçbir şekilde enerji harcamayacak ve et yapacak şekilde yetiştiriliyorlar. Düşünebiliyor musunuz 1.7 kilo yemle 1 kilo tavuk elde ediyorlar. Böyle bir dönüşüm var mı dünyada?

- Tavukların nasıl bir eziyetle yetiştirildiğini biliyordum, bu yüzden de asla yemem, ama bu kadarını bilmiyordum. Para kazanacağız diye nasıl bu kadar vicdansız olabiliyoruz?

Haklısınız, son derece vicdansızlık bu. Bir yandan da baktığımızda bunu yapanlar inançlı insanlar...

Çocuğunuza yedireceğiniz yumurtaya dikkat edin!

- Prof. Kenan Demirkol yaptığımız bir söyleşide, “Normalde inek ne zaman süt verir? Yavruladığı zaman değil mi? Ama üretici için süt o kadar değerli ki, yavru 10 gün sonra annesinden ayrılıyor ve soya sütüyle besleniyor. Ve günlerce anne ve yavru ayrılık nedeniyle ağlıyor” diye anlatmıştı. Biz ne yapıyoruz böyle? Besleneceğiz diye bu kadar acımasız olmamız gerekiyor mu? Burada çok da büyük bir günah var aslında... Bir din adamının çıkıp bence, “Yapmayın, günahtır” demesi lazım. Belki o zaman insanlar düşünmeye başlar...

Diyanet de maalesef ortadan yanıtlar veriyor. Net bir şey söylemiyor. Biliyor musunuz, buzağılara etleri pembe olsun diye demir verilmiyor. Kırmızı et diye yediğin hayvanın eti niye pembe olsun ki? Efendim böylesinin Avrupa’da 100 Euro’ya kadar ederi varmış. Hayvanlar demir eksikliğinden ahırın paslanmış metal aksamlarını yalıyormuş. Böyle bir zihniyet, böyle bir hayvan yetiştirme olabilir mi? Benzer şey, hormon kullanımında var. Buzağılarda hormon kullanıyorlar. 8 aylık dana küçücük olmalı, koskocaman inek kadar oluyor. Gören korkuyor. Ne veriyorlarsa hayvanlara bu hale getiriyorlar. Şimdi bakanlık çıkıp da, “Biz denetliyoruz, şahane üretim yapıyoruz, bol verim alıyoruz” demesin. Hayır, bol verim önemli değil. Sağlıklı verim alabilmeniz önemli.

- Hep rakamlara bakıyoruz değil mi?

Bu Amerika’nın standart hatasıdır. Bizde de öyle olmaya başladı. Üretim artıyor deniyor. Peki karşılığında ne kadar ilaç parası ödüyorsunuz? Bu yüzden en çok kanser vakası Amerika’da görülüyor.

- Bizde de gün geçmiyor ki gencecik bir sanatçı meme kanserine yakalanmasın. Arkadaşlarımın çoğu meme kanseri. Özellikle meme kanserindeki artışın nedeni ne?

Bilinmiyor. Ama çok büyük olasılıkla bu insanlar sağlıklı besleneceğiz diye tavuk yiyorlardır, tavuktan aldıkları birtakım hormonlar var. Biz bu işin hormon kısmını bilmiyoruz. Ama 8 ayda bu kadar büyütebiliyorsa danayı, mutlaka birtakım hormonal manipülasyonlar yapmak zorunda. Ya androjenle yapıyorlar bunu ya başka bir büyüme hormonuyla... Nitekim bir arkadaşımız 25 sene Hollanda’da tarım bakanlığında çalıştı, “Hocam, özellikle Kurban Bayramlarında hormonsuz hayvan yok. Hepsine büyüme hormonu veriyorlar. Hayvanlar şişiyor, pazara gönderiliyor” diyor.

- Vallahi yüreğim daha fazla kaldırmayacak. Yazmak da lazım ama...

İnsanların canlarının sıkılması gerekiyor, yürekleri kabaracaksa kabaracak biraz, ama gerçekleri öğrenmeleri lazım. Geçen haftalarda bir arkadaşım anlattı. Çok hazin bir örnek. 10 yaşındaki kızının bacaklarında tüylenme sorunu başlamış. Doktor doktor dolaştırıp bir sonuç alamayınca, “Ya biz bu çocuğa ne yediriyoruz ki böyle oluyor” demişler. Ve geldikleri nokta yumurta olmuş. “Her gün bir yumurta veriyorduk, kestik ve tüylenme geçti. Ondan sonra organik yumurtaya döndük, bir sorun kalmadı” diyor.

- Yumurtada ne var ki?

Günde iki-üç defa yumurtlatabilmek için tavuğa mutlaka bir şey yapmak zorundasınız. Çünkü bu kadar yumurtlama hayvanın doğasının dışında bir şey.

- O yüzden kız çocukları erken adet görmeye başladı, erkek çocukların göğüsleri büyüyor...

Evet. Korkunç bir gidiş var. Bu memleketin beslenmesinin düzelmesi gerekiyor. Büyük hastaneler açarak kanser vakalarını önleyemeyiz. Erken tanı yöntemlerini geliştirerek önlenebilecek bir şey değil kanser. Beslenmemizin düzelmesi gerekiyor. Yediğimiz yumurtadan hormon alıyoruz, süt zaten süt değil, yoğurt desen öyle... Bir yandan tarım ilacını bol miktarda alıyoruz. Bu şekilde beslenen vücut bir kere böyle beslense bunu karşılar, iki kere beslense yine karşılar, ama tek seçenek bu olduğu zaman hastalık kaçınılmazdır. Kanserler patladı. Batman’dan çiftçi telefon ediyor, altıncı düşüğü yapmış eşi... Kars’tan genç bir köylü telefon ediyor, kanser... Marketten alıyormuş tavuğu, çünkü Kars’ta kuş gribi hikâyesinden sonra 2.5 milyon köy tavuğu yakılınca ellerinde tavuk kalmadı... 

Başbakan’ın bizzat tarıma el atması lazım, gidiş iyi değil!

- Nasıl öyle bir şey yapabildik? Tavukları canlı canlı toprağa gömdük, yaktık. Bunun günahı bile bize yeter?

İnanılmaz bir hezeyandı o... Bütün tavukları yaktık. Birkaç yıl sonra aynı hezeyan bu kez domuz gribi olarak geri geldi. Ne zaman bu hezeyan bitti? Başbakanımız, “Ben domuz gribi aşısı olmuyorum!” dediği zaman. Sağlık Bakanı’nı kandırıyorlar. Ne oluyormuş? Aşıda Avrupa’ya örnek oluyormuşuz! Hadi canım! Şu anda millette çok ciddi böbrek hasarı var. Çünkü diyaliz merkezlerinin artmasından bunu görebiliyoruz. Bunun en önemli nedeni; doğru beslenmiyor oluşumuz. Yok işte, çok sigara içti de, ortam kötü de... Bunlarla açıklayamazsınız. Çünkü bu tarım ilaçlarının böbrek toksisitesi yaptığı biliniyor. Kesinlikle Başbakan’ın bizzat tarım ve gıda işine de el atması lazım! Yoksa bu gidiş hiç iyi bir gidiş değil!