yumurta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yumurta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2012 Cumartesi


Yıkamakla tarım ilacının sadece yüzde 40’ı geçiyor
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com

TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Kenan Demirkol:

Yüzde 60’ı meyve sebzeyi tahta fırçasıyla bile fırçalasanız gitmiyor, kalıyor!

Unutmayın, çocukluk çağı kan kanserinin en önemli nedenlerinden biri sebze meyvedeki tarım ilacı kalıntısı!

Dünkü konuşmamızda Türkiye’de demir eksikliğine bağlı kansızlığın çok yaygın görüldüğünü, sebebinin de az et yemek olduğunu söylemiştiniz. Diyelim ki et yemiyoruz, demiri başka hangi gıdalardan alabiliriz? 

Yumurta çok önemli bir protein kaynağı. Zaten en değerli protein yumurta proteini olarak geçer. Aynı zamanda yumurta Omega 3 ve demir açısından da iyi bir kaynaktır. Yalnız yumurtadaki demirin emilimini, yine yumurtadaki bir başka madde engelliyor. Ama siz yumurtayı menemen tarzında, yani domatesin ekşiliğiyle veya ekşi başka bir şeyle yediğiniz zaman o demir emilebilir hale geliyor. Mesela yumurtanın yanında zeytinyağlı, limonlu 3-5 zeytin de yerseniz yumurtadaki demir emilir hale geliyor.

- O zaman demiri alıyoruz, öyle mi?

Evet. Yumurta kolesterol açısından sakıncalıdır lafı da yalan. O yüzden rahat rahat her yaştaki insan yiyebilir.

- Onu artık sanırım herkes biliyor. Yumurta suçsuz, aklandı!

Ve gerçekten her öğrenci evden çıkmadan mutlaka günde bir veya iki yumurta yemelidir. Hem tok tutuyor, hem de demir, Omega 3 ve hayvansal protein açısından çok zengin.

- Yeri gelmişken Omega 3 neden gerekli hocam?

Bir kere tüm hücrelerimizin zarı Omega 3’le kaplıdır. Eğer yeterince Omega 3 almazsak araşidonik asit onun yerini alır. Araşidonik asit, tüm stres hormonlarının hammaddesidir. Dolayısıyla tüm hücrelerimiz hemen parlayabilen, ters ve aşırı reaksiyon gösterebilen hücrelere dönüşür. Bu yüzden kalp krizine bağlı ani ölümler ortaya çıkabilir. Çünkü damarda herhangi bir yaralanma olursa, onu tek veya iki trombosit tamir edeceğine, yüzlercesi aktifleşerek, tamir edeceğim diye damarı tıkayıp enfaktüse yol açabilir. Sonra, Omega 3 kansere karşı koruyucudur, kanı sulandırıcıdır, ruhsal açıdan da çok önemlidir. Amerika’da bazı kliniklerde ruhsal hastalıklar sadece Omega 3 verilerek tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Omega 3 aynı zamanda demir gibi zihinsel performans açısından da çok önemlidir.

Kalkan balığını yılda bir kereden fazla yemeyin!

- Omega 3 yumurtada var, balıkta var... Bugünlerde keşke ucuz olsa da herkes bol bol kalkan yese...

Yok, kalkan yılda bir kezden fazla yenmemeli. Çünkü kalkan, mezgit gibi balıklar dip balıkları olduğundan, içlerinde ağır metal bulundurma riskleri daha yüksek. Hamsi, istavrit, çinekop gibi yüzey balıklarını yerseniz daha iyi...

- Hem de ucuzlar, ne iyi...

Öyle. Bu arada Omega 3 başta balıkta var. Ama biz hep şunu unutuyoruz; hiç balık görmeyen toplumlar bugüne kadar nasıl varlıklarını sürdürdü? Omega 3 aslında inekte de, koyunda da var. Ama eğer merada otluyorlarsa var. Ahırlarda, yemle beslenen hayvanlarda yok. Çünkü Omega 3’ün esas kaynağı yeşillik. Balıkta da zaten, yosun yediği için veya yosun yiyen küçük balıkları yediği için Omega 3 var. Eğer inek, koyun, keçi merada otluyorsa, tamamen yeşillikle besleniyorsa, sütünde de, etinde de Omega 3 var. Ama maalesef Karadeniz’de bile hayvan ahıra girdi. Çünkü tüccarlar artık ahırın kapısına teslim ediyor yemleri. O nedenle mera hayvancılığı ancak çok fakir yörelerde kaldı, çok azaldı.

- Ama biliyorsunuz, bunları söylediğinizde, “Dünyada 1 milyar aç insan var, onlar nasıl hayvansal protein alacak” deniyor.

Bir kere ineğin de, tavuğun da sadece protein kaynağı olarak görülmesi çok vahşice bir yaklaşım. Diğer taraftan dünyada açlığı önleyecek modelin küçük çiftçilik olduğunu 2006 yılında Asya Kalkınma Bankası söylemek zorunda kalmıştı. 2009 yılında da Dünya Bankası aynı sonuca vardı. Dünyadaki 1 milyar aç insanı doyurmanın tek yolu küçük çiftçiliği canlandırmak.

- Neden hocam? Ve tabii nasıl?

Çünkü niye aç bu insanlar? Bir kere o 1 milyar insanın 700 milyonu çiftçi. Artık üretimlerini satamadıkları için, paraları olmadığı için açlar. Dünyada gıda arzında bir eksiklik yok. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün açıklamalarına göre, dünyada 10 milyar insanı besleyecek kadar gıda var. 7 milyarı değil, 10 milyarı! Sadece İngiltere’de bir yılda son kullanma süresi geçtiği için, ambalajı açılmadan çöpe atılan gıda miktarı 18 milyon ton. Avrupa Parlamentosu’nda, gıda israfıyla ilgili olarak geçen yıl gayri resmi olarak yapılan toplantıda, “Eğer bütün dünya AB kadar açgözlü olsaydı, dünyayı beslemek için 3.5 dünya gerekirdi” sonucuna varılmıştır. Bir yılda sadece İngiltere, Danimarka ve Almanya’nın israf ettiği gıdalarla tüm Afrika kıtası doyabilir! Bir de bunun sağlık ayağı var tabii... Merada otlayarak beslenen hayvanın etini yiyemediğimiz için, yine aynı şekilde gezen tavukla ya da doğal beslenmediğimiz için hastalanıyoruz.

- Ben organik meyve sebze almaya çalışıyorum. Ama henüz bu pazarlar yaygın değil, doğal olarak biraz da fiyat farkı var tabii... Çok çocuklu bir aile için organik beslenmek zor olabilir. Ama talep olursa, pazarlar da çoğalır, fiyatlar da düşer...

Organik yemekle çok doğru yapıyorsunuz. Bakın, çocukluk çağı kan kanserinin en önemli nedenlerinden biri tarım ilacı. Yani yapay ot öldürücü ilaçlar, böcek öldürücü ilaçlar, fare öldürücü ilaçlar... Bunların tümü hormonal ya da endokrin bozucular sınıfına giriyor. Ve siz endüstriyel tarım yaptığınızda bunlara ihtiyaç duyuyorsunuz. Çünkü monokültür tarımda, yani siz kilometrelerce sadece buğday, sadece mısır ektiğinizde toprağı o kadar zorluyorsunuz ki yabancı ot da daha fazla türüyor, böcek de... Dolayısıyla daha fazla tarım ilacı kullanıyorsunuz. Halbuki küçük çiftçilikte bu problemler çok daha az oluyor. Hatta elle bile toplanabilecek miktarda az oluyor.

- Ve geleneksel yöntemler var...

Evet. Yüzyıllardır bizim çiftçilerimiz bu zararlılara karşı tamamen doğal ilaçlar geliştirmiştir. Ama bunu sanayi ölçekli tarım alanlarında uygulama şansınız yok. O halde biz kanser olma pahasına bir tarım sürdürüyoruz. Tarım ilaçları çocukluk çağında kan kanseri yapıyor dedik ama onunla kalmıyor. Kullanılan tarım ilacı, örneğin vücuttaki östrojeni taklit eden bir kimyasal ise kadınlarda meme kanseri, erkeklerde de prostat kanserine yol açıyor. Peki ne pahasına? Doymamız pahasına mı? Hayır! Biraz önce söyledim, “Dünyada açlığı gidermek istiyorsanız küçük çiftçiliğe özen gösterin” diyor Dünya Bankası. Demek ki doyma pahasına değil bu işler. Demek ki birilerinin para kazanması uğruna oluyor. Dünya tarım ilacı piyasası, yıllık 40 milyar dolarlık bir piyasa. İşte o 40 milyar doları birileri kazansın diye tarım ilacı kullanılıyor.

- İyi de bu sağlık, ucunda hastalık var?

Bakın bir TV programında kanserle uğraşan bir tıp profesörü, “Ne olmuş yani, tarım ilacını yıkarsın geçer!” dedi. Yıkamakla tarım ilacının yüzde 40’ı geçiyor sadece. Yüzde 60’ı tahta fırçasıyla bile fırçalasanız gitmiyor, kalıyor. Bütün sebze meyveler için aynı şey geçerli. Çünkü sistemik kullanılıyor tarım ilaçları, sebze meyve kökten ilacı alıyor artık.

- Bir arkadaşım, “Pişirince geçiyor ama değil mi tarım ilacı?” diye sormuştu...

Olur mu öyle şey! Ne pişirerek ne kaynatarak hiçbir şekilde gitmez. O yüzden mutlaka organik pazarlardan ya da küçük köy pazarlarından alışveriş yapmalıyız. Örneğin ben pazar günleri Kasımpaşa’da kurulan Kastamonu pazarına gidiyorum.

Ayçiçek yağındaki tehlike!

- Hocam, üç gün önce küresel ısınma diye başladık konuşmaya, sorularım yüzünden nerelere geldik. İyi de oldu ama yine küresel ısınmayla bitirebilir miyiz konuyu... “Eğer önlem alınmazsa 2055 yılında Anadolu Sahra Çölü’ne dönecek ve artık tarım yapmamız hayal olacak” dediniz. Peki ne yapmalıyız?

Küresel ısınmaya karşı dünyadan ayrı, tek başımıza bir önlem alma şansımız yok ama diğer faktörleri, yani toprak erozyonunu, suyun gereksiz yere ziyan edilmesini, suyun HES’ler aracılığıyla ticaretleştirilmesini, birtakım patronların egemenliği altına girmesini engelleyebiliriz, engellemeliyiz.

- Ya plastik şişelerde içtiğimiz su?

BM Su Masası’na göre, su çok değerli bir şeydir, herkesin doğal hakkıdır, o yüzden satılabilir! O kadar tezat var ki! “Suyu satın, çünkü çok değerli” diyorlar! Hadi o da kabul. Ama suyu satacağınız plastik şişeyi üretmek için içindeki suyun 10 katı fazla su harcıyorsunuz, ona ne demeli? 1.5 litrelik bir pet su şişesinin üretimi için tam 10 litre su harcanıyor. Bakın, şu ana kadar dünya suyunun yüzde 9’u özelleşti. Bu yüzde 9’la elde edilen bir yıllık gelir, petrolden elde edilen gelirin yüzde 60’ına ulaştı!

- Aslında bütün bunlar devlet politikasıyla engellenebilecek şeyler?

Tabii ki öyle. Oysa Tarım Bakanlığı ayrı telden çalıyor, Sağlık Bakanlığı ayrı telden... Ne yapıldığı belli değil. Geçenlerde bir toplantıda Tarım Bakanlığı’nın bir temsilcisi, “Ayçiçeğini bu kadar ürettik, harika bir noktaya geldik” dedi. Ben de sordum, “İnsanları daha fazla kanser yapmak için mi başardınız bunu?” diye... Çünkü ayçiçek yağı hem ısıtıldığı zaman gelişen transyağ asidi açısından hem de Omega 3’ün emilimini engellediği için kanser yapabiliyor. Özellikle bağırsak ve meme kanserinde ayçiçek yağının etken olduğu düşünülüyor. Akdeniz havzasında en çok ayçiçeği yağı kullanan ülke İsrail, en çok kanser görülen ülke de İsrail! En çok ayçiçek yağı kullanan ikinci ülke ise Türkiye, tabii en çok kanser görülen ikinci ülke de! Biz hâlâ bunları tartışamıyoruz. Hâlâ anavatanı Anadolu olan zeytinyağını devlet teşviği içerisine alamadık. Oysa gıdada ne kadar doğala dönersek, o kadar insan açlıktan kurtulur, çünkü küçük çiftçiler aç. Ve biz de hastalıktan kurtuluruz. 

5 Nisan 2012 Perşembe


Sağlıklı diye yediğiniz tavuklar tavuk değil!
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar: Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye... Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar... Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor... Bu inanılmaz bir vicdansızlık... Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır...

Hocam son dönemde kanser vakalarında patlama olduğunu, lenfoma ve kemik iliği kanserlerinin çoğunun ise Türkiye’nin tarım merkezi olan Antalya-Kumluca’dan geldiğini söylediniz. Peki böyle başka bölgeler var mı?

Var... Mesela 6-7 ay kadar önce Ergene tartışıldı. Orası içler acısı bir durumda. Ergene’de olağanüstü bir çevre kirliliği var. O zaman Sağlık Bakanlığımız ve Kanser Savaş Daire Başkanlığı dediler ki, “Orada çok sigara içiliyor, çok alkol kullanılıyor, o nedenle bu kanserler çıkıyor.” Böyle bir şey sözkonusu olamaz. Çünkü belgesel bir film hazırlandı bu konuyla ilgili. “Gündöndü” adında... Orada her şey çok açık.

- Ben izlemedim o filmi...

İzleyemedik, çünkü henüz Türkiye’de gösterilmedi. Kısa versiyonu Marsilya’da bir çevre filmleri festivaline gitti. İzleyenler o kadar etkilenmiş ki, film bittiğinde alkışlayamamışlar, alkışlayacak halleri kalmamış. Deri fabrikalarından çıkan o atık suyun köpükler halinde Ergene’ye bırakılmasını ve bu yüzden ortaya çıkan çevre felaketini öyle bir göstermiş ki film dona kalmışlar... Çiftçi geliyor Trakya’dan, Ergene’den, hepsi hastalarımız zaten bunların. “Hocam” diyor, “15 tane sığırımız geçenlerde öldü. Daha önce de bir 15 tane ölmüştü zaten...” Onbeşer, onbeşer ölüyor hayvanlar. Ama “Aşı reaksiyonu oluştu da ondan” diyorlarmış.

- Kimler diyormuş?

Tarım Bakanlığı yetkilileri! Böyle aşı reaksiyonu oluşmaz. Bunlar bir şeyin üzerini örtme çabaları. Bir aşıda üretim sorunu varsa, zaten o 15 hayvanı değil, çok daha fazlasını etkiler. Bu aşıyla ilgili olan bir durum değil. O çevrede muhtemelen hayvanlar su içerken ya da otlanırken çevreden aldıkları toksinle kaybedildiler. Bir arkadaşımız gitti bölgeye, “Kimse konuşmak istemiyor, korkuyor” diyor. Trakya Üniversitesi’nden öğretim üyesi bir başka arkadaşımız bölgedeki kanserli insanların dokularında ağır metal analizine bakmış, çok yüksek bulmuş... CNN Türk’te yayınlanmış bir canlı yayının bandını izledim. Devletin söylediği şey, “Çok sigara içiyorlar, çok alkol tüketiyorlar, bu kanserler o yüzden.” Halbuki adam anlatıyor, kızı dereye düşmüş, boğulmuş, peşinden gitmiş, girdiği yere kadar bacakları cılk yara. Bu düzeyde bir kirlilik var Ergene’de. Baktığınızda temiz görünüyor ama adamın girdiği yere kadar bacakları ülsere olmuş. Sonuç? Adamın o yaraları iyileşmiyor. Adam yaşıyorsa da şansa yaşıyor. Bu, o bölgede yaşayan diğer insanlar için de geçerli. Bunun öyle sigarayla, alkolle falan kapatılacak bir yanı yok. Bir de oradan ürün geliyor, o ürünün nereye gittiği belli değil.

- Gelen ürün ne?

Üç ürün geliyor. Pirinç, ayçekirdeği, buğday... Kadmiyum ve kurşun analizlerini yaptırdık. İzin verilenden 2 ila 8 kat yüksek çıktı! Şimdi bu ürün nereye gitti, kim yedi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bakanlık her ürünü birebir denetleyemez, orada hakkını verelim. Ama şu önemli; ürüne püskürtülerek kullanılan tarım ilaçları herhalükârda çok kullanılmadıkları zaman kabuğun soyulması, hatta meyvenin sebzenin iyi yıkanılmasıyla uzaklaştırılıyor. Sorun ot ilacında. Çünkü ot ilacından meyve ağacı etkilenmiyor ama onu bünyesine alıyor. Biyolojik sistem bunu içinde biriktiriyor. Bu insanda bir tümör oluşumuna da neden olabilir, hayvanların kaybedilmesine de... Bu ot ilacını, glifosatı pek çok ülke vahşi doğaya da atıyor. Ot kontrolü diye. Nedeni bilmiyorum.

Büyük hastaneler açarak kanseri önleyemezsiniz

- Vahşi doğadan ne istiyorlar?

Hiçbir şekilde anlaşılabilmiş değil. Ormanları ilaçlıyorlar. Niye? Belli değil.

- Herhalde bu zirai ilacı üreten firmalar para kazansınlar diye... Başka bir sebep geliyor mu hocam aklınıza?

Büyük olasılıkla öyle. Doğa bu, sen doğaya müdahale edemezsin. İstersen tarlana müdahale et, ama iş ormana geldiği zaman, “Ben buradan yabani otları temizleyeceğim” diyemezsin. Orası yaban. O şekilde kalmak zorunda. Sen ona müdahale edersen olay çığrından çıkar.

- Biz ne korkunç insanlar olduk böyle?

Maalesef biz korkunç bir ırkız. Bakın, tarım ilacını sonuçta kim tavsiye ediyor? Ziraat mühendisi... Bakıyorsunuz ziraat mühendislerinin büyük kısmı, aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor. Duydum ve inanamadım, tarım ilacı satarken çiftçiye, “Kendin için mi kullanacaksın, yoksa satacağın ürün için mi?” diye soruyorlarmış. Böyle insafsızca bir durum var. Aynı anda bayii olan birisi tarım ilacı satışını kontrol edebiliyorsa eğer, tüketimini nasıl denetler? Adam kendi satışını mı baltalayacak? Oradan bir sıkıntı çıkıyor. İkincisi, tarım ilaçlarının amaç dışı kullanımı var. Bu tavuklarda büyütme amaçlı kullanılan antibiyotik gibi bir durum. Böyle bir şeyi bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik vermeye başlıyorlar. Bizim üreticimiz inşallah bu konuda bir düzenleme yapacak, umutluyum. BESD-BİR, “Elimizden geleni yapacağız” dedi. Fakat antibiyotiğin bu şekilde kullanımı kim tarafından akıl edildiyse, bunu Amerikan Akademileri bile anlamış değil... Siz civcive antibiyotiği verirseniz, civcivin bağırsak sisteminin gelişmesini önlüyorsunuz. Normalde yediğimiz besinlerin önemli bir bölümü bağırsak metabolizmasında kullanılıyor çünkü. Dolayısıyla enerji tüketimi azalıyor. Siz bu civcivi güneşe de çıkartmazsanız, kemikleri de sağlıksız gelişeceği için sadece et yapıyor...

- Hiç anlayamadım hocam...

Aksi takdirde güneşe çıkartırsanız civciv sağlıklı gelişeceği için kemik de yapıyor. Ama kemik yapsın istenmiyor, sadece et yapsın isteniyor. O zaman oradan da tasarrufa gidiyorsunuz, hayvan sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, olduğu yerde büyüyen bir hayvan oluyor. Bunu kesimde çalışan bir arkadaşımız anlattı, “Zavallı hayvancağızı yerden alırken kemiklerinin elinizin altında kırıldığını hissediyorsunuz. Kaçamıyor zaten. Bıraksanız da hareket edemiyor” diyor. Çünkü hiçbir şekilde enerji harcamayacak ve et yapacak şekilde yetiştiriliyorlar. Düşünebiliyor musunuz 1.7 kilo yemle 1 kilo tavuk elde ediyorlar. Böyle bir dönüşüm var mı dünyada?

- Tavukların nasıl bir eziyetle yetiştirildiğini biliyordum, bu yüzden de asla yemem, ama bu kadarını bilmiyordum. Para kazanacağız diye nasıl bu kadar vicdansız olabiliyoruz?

Haklısınız, son derece vicdansızlık bu. Bir yandan da baktığımızda bunu yapanlar inançlı insanlar...

Çocuğunuza yedireceğiniz yumurtaya dikkat edin!

- Prof. Kenan Demirkol yaptığımız bir söyleşide, “Normalde inek ne zaman süt verir? Yavruladığı zaman değil mi? Ama üretici için süt o kadar değerli ki, yavru 10 gün sonra annesinden ayrılıyor ve soya sütüyle besleniyor. Ve günlerce anne ve yavru ayrılık nedeniyle ağlıyor” diye anlatmıştı. Biz ne yapıyoruz böyle? Besleneceğiz diye bu kadar acımasız olmamız gerekiyor mu? Burada çok da büyük bir günah var aslında... Bir din adamının çıkıp bence, “Yapmayın, günahtır” demesi lazım. Belki o zaman insanlar düşünmeye başlar...

Diyanet de maalesef ortadan yanıtlar veriyor. Net bir şey söylemiyor. Biliyor musunuz, buzağılara etleri pembe olsun diye demir verilmiyor. Kırmızı et diye yediğin hayvanın eti niye pembe olsun ki? Efendim böylesinin Avrupa’da 100 Euro’ya kadar ederi varmış. Hayvanlar demir eksikliğinden ahırın paslanmış metal aksamlarını yalıyormuş. Böyle bir zihniyet, böyle bir hayvan yetiştirme olabilir mi? Benzer şey, hormon kullanımında var. Buzağılarda hormon kullanıyorlar. 8 aylık dana küçücük olmalı, koskocaman inek kadar oluyor. Gören korkuyor. Ne veriyorlarsa hayvanlara bu hale getiriyorlar. Şimdi bakanlık çıkıp da, “Biz denetliyoruz, şahane üretim yapıyoruz, bol verim alıyoruz” demesin. Hayır, bol verim önemli değil. Sağlıklı verim alabilmeniz önemli.

- Hep rakamlara bakıyoruz değil mi?

Bu Amerika’nın standart hatasıdır. Bizde de öyle olmaya başladı. Üretim artıyor deniyor. Peki karşılığında ne kadar ilaç parası ödüyorsunuz? Bu yüzden en çok kanser vakası Amerika’da görülüyor.

- Bizde de gün geçmiyor ki gencecik bir sanatçı meme kanserine yakalanmasın. Arkadaşlarımın çoğu meme kanseri. Özellikle meme kanserindeki artışın nedeni ne?

Bilinmiyor. Ama çok büyük olasılıkla bu insanlar sağlıklı besleneceğiz diye tavuk yiyorlardır, tavuktan aldıkları birtakım hormonlar var. Biz bu işin hormon kısmını bilmiyoruz. Ama 8 ayda bu kadar büyütebiliyorsa danayı, mutlaka birtakım hormonal manipülasyonlar yapmak zorunda. Ya androjenle yapıyorlar bunu ya başka bir büyüme hormonuyla... Nitekim bir arkadaşımız 25 sene Hollanda’da tarım bakanlığında çalıştı, “Hocam, özellikle Kurban Bayramlarında hormonsuz hayvan yok. Hepsine büyüme hormonu veriyorlar. Hayvanlar şişiyor, pazara gönderiliyor” diyor.

- Vallahi yüreğim daha fazla kaldırmayacak. Yazmak da lazım ama...

İnsanların canlarının sıkılması gerekiyor, yürekleri kabaracaksa kabaracak biraz, ama gerçekleri öğrenmeleri lazım. Geçen haftalarda bir arkadaşım anlattı. Çok hazin bir örnek. 10 yaşındaki kızının bacaklarında tüylenme sorunu başlamış. Doktor doktor dolaştırıp bir sonuç alamayınca, “Ya biz bu çocuğa ne yediriyoruz ki böyle oluyor” demişler. Ve geldikleri nokta yumurta olmuş. “Her gün bir yumurta veriyorduk, kestik ve tüylenme geçti. Ondan sonra organik yumurtaya döndük, bir sorun kalmadı” diyor.

- Yumurtada ne var ki?

Günde iki-üç defa yumurtlatabilmek için tavuğa mutlaka bir şey yapmak zorundasınız. Çünkü bu kadar yumurtlama hayvanın doğasının dışında bir şey.

- O yüzden kız çocukları erken adet görmeye başladı, erkek çocukların göğüsleri büyüyor...

Evet. Korkunç bir gidiş var. Bu memleketin beslenmesinin düzelmesi gerekiyor. Büyük hastaneler açarak kanser vakalarını önleyemeyiz. Erken tanı yöntemlerini geliştirerek önlenebilecek bir şey değil kanser. Beslenmemizin düzelmesi gerekiyor. Yediğimiz yumurtadan hormon alıyoruz, süt zaten süt değil, yoğurt desen öyle... Bir yandan tarım ilacını bol miktarda alıyoruz. Bu şekilde beslenen vücut bir kere böyle beslense bunu karşılar, iki kere beslense yine karşılar, ama tek seçenek bu olduğu zaman hastalık kaçınılmazdır. Kanserler patladı. Batman’dan çiftçi telefon ediyor, altıncı düşüğü yapmış eşi... Kars’tan genç bir köylü telefon ediyor, kanser... Marketten alıyormuş tavuğu, çünkü Kars’ta kuş gribi hikâyesinden sonra 2.5 milyon köy tavuğu yakılınca ellerinde tavuk kalmadı... 

Başbakan’ın bizzat tarıma el atması lazım, gidiş iyi değil!

- Nasıl öyle bir şey yapabildik? Tavukları canlı canlı toprağa gömdük, yaktık. Bunun günahı bile bize yeter?

İnanılmaz bir hezeyandı o... Bütün tavukları yaktık. Birkaç yıl sonra aynı hezeyan bu kez domuz gribi olarak geri geldi. Ne zaman bu hezeyan bitti? Başbakanımız, “Ben domuz gribi aşısı olmuyorum!” dediği zaman. Sağlık Bakanı’nı kandırıyorlar. Ne oluyormuş? Aşıda Avrupa’ya örnek oluyormuşuz! Hadi canım! Şu anda millette çok ciddi böbrek hasarı var. Çünkü diyaliz merkezlerinin artmasından bunu görebiliyoruz. Bunun en önemli nedeni; doğru beslenmiyor oluşumuz. Yok işte, çok sigara içti de, ortam kötü de... Bunlarla açıklayamazsınız. Çünkü bu tarım ilaçlarının böbrek toksisitesi yaptığı biliniyor. Kesinlikle Başbakan’ın bizzat tarım ve gıda işine de el atması lazım! Yoksa bu gidiş hiç iyi bir gidiş değil!